tarih kategorisi için arşiv

Tanrı Var mı? – İnanmak İçin Sebepler

Posted in tarih on Haziran 9, 2008 by sevdadenizi

Tanrı Var mı? – İnanmak İçin Sebepler

Aşağıdaki metin, Tanrı’ya inanmamız için direkt sebepler sunmaktadır…

Birisinin çıkıp Tanrı’nın varlığını basitçe ispatlayan bir delil göstermesi herkesin hoşuna giderdi, değil mi? “Sadece inanmak ve güvenmek zorundasın” ifadeleri yerine, gerçek bir kanıt… Bu bölümde bu kanıtlara aday olarak gösterdiğimiz unsurları size sunacağız.

Ancak ilk olarak şunu göz önüne almanız gerekir; eğer bir kişi Tanrı’nın varlığını bir olasılık olarak kabul etmiyorsa, bütün delilleri reddetmesi engellenemez. Eğer bir kişi insanların ayda yürüdüğüne inanmayı reddediyorsa, kendisine sunulacak bütün deliller onun düşüncesini değiştirmeye yeterli olmayabilir. Astronotların ay üzerindeki yürüyüşlerinin videoları, fotoğrafları, aydan gelen taş parçaları, tüm bunlar değersizdir çünkü bu kişi kesin bir şekilde insanların aya gidemeyeceğine karar vermiştir.

Konu Tanrı’nın varlığına geldiği zaman, Kutsal Kitap’ı yeterli kanıt gören insanlar da vardır (Romalılar 1:19-21). Diğer taraftan, Tanrı’yı bilmeyi isteyen kişiler için şöyle söylenmiştir: Yeremya 29:13-14 ” Beni arayacaksınız, bütün yüreğinizle arayınca beni bulacaksınız. Kendimi size buldurtacağım” diyor RAB.” Tanrı’nın varlığını destekleyen sebeplere bakmadan önce kendinize şu soruyu yöneltmenizi tavsiye ederim: Eğer Tanrı var ise, ben onu bilmeyi istiyor muyum?

Tanrı’nın Varlığını Destekleyen Sebepler…

1. Dünya tarihi boyunca, bütün kültürlerdeki insanlar, bir Tanrı’nın varlığını kabul etmişlerdir.

Bir kişi, bütün tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün insanların, bütün ulusların ve kültürlerin hatalı, kendisinin haklı olduğunu nasıl söyleyebilir? Milyarlarca insan, çeşitli sosyolojik, zihinsel, duygusal ve eğitimsel çeşitliliği içeren milyarlarca insan, tek bir ağızdan bir Yaratıcı, bir Tanrı olduğuna karar kılmışlardır.

Antropolojik araştırmalar, günümüzde en uzaklardaki, en izole olmuş ve en ilkel kabilelerde bile evrensel bir Tanrı inancı olduğunu gösterir. Dünya üzerinde yazılmış en eski, en antik tarihi eserlerde veya efsanelerde, orijinal bir Yaratıcı, Tanrı konsepti görülmektedir. Günümüzde veya antik çağlarda çok tanrılı inançlara sarılmış, birbirinden bağımsız ve alakasız toplumların bile kökenlerinde en yüksek ve en yüce olan bir Tanrı bilinci olduğu görülür.

2. Gezegenimizin karmaşıklığı, sadece evrenimizi yaratan temkinli bir tasarımcıya işaret etmekle kalmaz bugün hala ona bağlı olduğunu gösterir.

Tanrı’nın tasarımına işaret eden bir çok örnek, hatta sonsuz örnek mümkündür, ancak biz sadece birkaçını verebileceğiz:

Dünya . . . boyutu mükemmeldir. Dünyanın boyutu ve yer çekimi, oksijen ve nitrojen gazlarından oluşan ince bir tabakayı, yerden 50 mil yukarıya kadar tutmaktadır. Eğer dünya daha küçük olsaydı örneğin Merkür gibi, bir atmosferi olması imkansız olacaktı. Eğer dünya daha büyük olsaydı örneğin Jüpiter gibi, atmosferi özgür hidrojen içerecekti. Dünya, hayvan, bitki ve insanları yaşatabilen, doğru bir karışımdan oluşan atmosfere sahip tek gezegendir.

Dünya, güneşten en doğru bir mesafede durmaktadır. Eğer dünya, güneşten daha fazla uzakta olsaydı, biz tamamen donardık. Daha yakın olsaydık hepimiz kavrulurduk. Dünyanın konumunundaki küçük bir değişiklik bile yaşamı imkansız hale getirirdi. Dünya, güneş etrafında 67,000 mil/saat hızıyla dönerken bile bu mükemmel mesafeyi korur. Bunu gerçekleştirirken aynı anda kendi ekseninde de dönmektedir. Böylece yüzeyinin ısınmasını ve soğumasını sağlar.

Ayın boyutu ve dünyaya olan uzaklığı, dünya ile olan yerçekimi açısından mükemmeldir. Ayın önemli okyanus gel-gitleri ve hareketleri ile sular ne durgunlaşır ne de kıtaların üzerine tırmanır.

Su . . . renksiz, tadsız ve kokusuz ancak hiçbir canlı onsuz hayatta kalamaz. İnsanların (üçte ikisi), bitkilerin ve hayvanların bedenlerinin çoğunluğu sudan oluşmaktadır. Suyun karakteristik özelliklerinin benzersiz bir şekilde yaşama uygun olmasına bakalım:

Suyun olağandışı bir donma noktası ve yüksek kaynama noktası vardır. Su, dalgalanan çevre ısılarına uyum sağlamamızı ve beden ısımızın sabit kalmasını sağlayan unsurdur.

Su evrensel bir çözücüdür. Dolu bir bardak suyu alalım, bir fincan şekeri ekleyelim, bardaktan hiçbir su taşmayacaktır, su basitçe şekeri içine çeker. Bunun anlamı şudur: Binlerce kimyasal, mineral ve besinlerin, en küçük damarlarımız boyunca ilerleyerek bedenimizin her yanına ulaşmasıdır.

Su aynı zamanda kimyasal olarak etkisizdir. Taşıdığı maddelerin niteliğini bozmadan yiyeceklerin, ilaçların ve minerallerin absorbe edilmesini ve beden tarafından kullanılmasına imkan verir.

Suyun benzersiz bir yüzey gerilimi vardır. Bitkilerin içerisindeki su, yer çekimine aykırı bir şekilde yukarı doğru çıkabilmekte, en yüksek ağaçların en uç dallarına bile besin taşıyabilmektedir.

Su, yukarıdan aşağıya doğru donmaya başlar böylece içindeki balıklar yaşamaya devam eder.

Dünya suyunun %97’si okyanuslardadır. Ancak dünyamızın içerdiği bir sistem, bu suyun tuzdan arınmasını, buharlaşıp tüm dünyayı sulamasını sağlar. Buharlaşma, okyanusun sularını tuzdan ayırır ve kara üzerinde suyu dağıtması için rüzgar tarafından itilen, bitkileri, insanları ve hayvanları, kısacası yaşamı besleyen bulutları oluşturur. Bu sistem hem arındırmayı, hem tekrar kullanmayı hem de besi sağlamayı içermektedir.

İnsan beyni . . . eşzamanlı bir şekilde sayısız bilgiyi işler. Beyniniz, etrafınızda gördüğü şekilleri, renkleri, kokuları, ısıları, ayağınızın altındaki basıncı, ağzınızın nemini, elinizdeki ve üzerinizi kaplayan elbiselerin dokusunu aynı anda işler. Beyniniz duygusal yanıtları, anıları ve düşünceleri kaydeder. Aynı zamanda bedeninizin düzenli işlerini sürdürür, nefes almanız, göz kapaklarınızı açıp kapamanız, yürümeniz, iç organlarınızın çalışması bunların bir kaçıdır.

İnsan beyni bir saniyede bir milyondan daha çok mesajı işleme tabi tutar. Beyniniz bütün bu veriyi tartar, önemine göre süzgeçten geçirir, göreli olarak önemsiz gözükenleri geri plana atar. Dünya üzerinde yaşamanızı ve işlev görmenizi sağlayan işlemci, beyninizdir. Her saniye milyonlarca veriyi işleyen, bedeninizin bilinçli ve bilinçsiz işlevlerini sürdüren ve sayısız etkinliği, yaratıcılığı olan insan beyninin şans eseri oluşmuş bir et parçası olduğunu kim iddia edebilir?

NASA uzaya bir mekik gönderdiği zaman içine yerleştirdiği maymunun bu gemiyi inşa etmesi ve kullanmasını beklememiştir, sadece zeka ve yaratıcılık sahibi bir tür bunu yapabilir. Birisi insan beyninin varlığını nasıl açıklar? Sadece insan beyninden daha bilgili ve zeki bir akıl bunu yaratabilir.

3. “Şans” yeterli bir açıklama değildir.

Efes harabelerine ya da Dolmabahçe sarayına baktığınızda bu eserlerin şans eseri oluşmuş, doğal yapılar olduğunu düşünür müsünüz? Sınırsız zaman, rüzgar ve yağmur sağlansa bile doğa bu eserleri oluşturamaz. Sağduyumuz bize bu eserlere baktığımızda, açık bir planlama ve ustalıkla oluşturulmuş, zeka ürünlerine baktığımız verisini verir.

Bu makale, dünyamızın birkaç şaşırtıcı yönüne dokunmaktadır: dünyanın güneşe konumu, suyun bazı özellikleri, insan bedeninin bir organı. Bunlardan herhangi birisi kazara olmuş olabilir mi?

Seçkin astronom Frederick Hoyle, amino asitlerin insan hücrelerinde tesadüfi bir şekilde bir araya geldiği iddiasının matematiksel olarak gülünçlüğünü ortaya koymuştur. Bay Hoyle, “şans” ihtimalinin saçmalığını takip eden analojide resimlemiştir: “Bir kasırganın, bir hurdalık üzerinden geçerken parçaları şans eseri birleştirip, şans eseri çalışan ve uçmaya hazır pırıl pırıl bir Boeing 747 oluşturmasının şansı nedir? Olasılık o kadar küçüktür ki, sınırsız zaman ve sınırsız hurdalık verilmiş olsa bile bu olasılıkta yükselme görülemez!”

Evrenin ve bizim yaşamımızın karmaşıklığı göz önüne alınıldığında, ihtiyacımız olan herşeyi yaratmış olan makul, sevgi dolu ve zeki bir Yaratıcıyı kabul etme durumunda kalırız. Kutsal Kitap, yaşamı yaratan ve sürdüren bu Yaratıcı’yı Tanrı olarak tanımlar.

4. İnsanlığın doğal olarak sahip olduğu yanlış ve doğru hisleri biyolojik olarak açıklanamaz (vicdan).

Hepimizin içinde, bütün kültürlerde, evrensel bir doğru ve yanlış hisleri mevcuttur. Bir hırsız bile kendisinden bir şey çalındığında haksızlık içerisinde olduğunu düşünür. İstisnasız bütün kültürlerde, ailesinden zorbalıkla çekilip alınan ve tecavüz edilen küçük bir kız olayı karşısında büyük bir öfke, tiksinti ve bu kötülüğü onaylayanlara karşı kızgınlık oluşur. Biz hissi nereden elde ettik? Bütün insanların vicdanlarında yer alan evrensel bir adalet, kötülüklerden tiksinme bilinci nasıl oluşmuştur?

Cesaret, asil bir neden için ölmek, sevgi, merhamet, saygınlık, vazifeye sadakat, tüm bunlar nereden geldi? Eğer insanlar sadece fiziksel gelişimin ürünleriyse, “en güçlü olanın hayatta kalması” ise, niçin birbirimiz için canımızı feda ediyoruz? Yanlış ve doğru hakkındaki iç hisse nereden sahip olduk? Bizim vicdanımızın varlığına getirebileceğimiz en iyi açıklama, insanlığın kararlarına ve uyumuna önem veren, seven bir Yaratıcı’dır.

5. Tanrı kendisini sadece doğada ve insan yaşamında göstermedi; Kendisini daha özel bir biçimde Kutsal Kitap’da açıkladı.

Tanrı’nın düşünceleri, kişiliği ve davranışları, sadece, Tanrı onları göstermeyi seçerse bilinebilir. Bunun dışındaki her bilgi insan spekülasyonudur. Eğer Tanrı bilinmeyi dilemezse, hepimiz kayboluruz. Ancak Tanrı O’nu bilmemizi istiyor. Kutsal Kitap O’nun karakterini ve O’nunla bir ilişki için ne yapmamız gerektiğini açıklamaktadır. Bu durum Kutsal Kitap’ın güvenilirliğini önemli bir unsur yapar.

Arkeolojik keşifler, Kutsal Kitap’ın yanlışlığını değil doğruluğunu kanıtlamaya devam eder. Örneğin, Ağustos 1993′de Kuzey İsrail’de yapılan arkeolojik bir keşif Mezmurlar’ın yazarı Kral Davud’un varlığını ispatlamıştır. Ölü deniz tomarları ve diğer arkeolojik keşifler, Kutsal Kitap’ın tarihsel kesinliğini kanıtlamaya devam eder.

Kutsal Kitap (Eski ve Yeni Antlaşma) 1600 sene süren bir zaman yelpazesi içerisinde, 40 farklı yazar tarafından, tam üç kıta (Asya, Afrika ve Avrupa) üzerinde kaleme alındı. Buna rağmen verdiği mesajda şoke edici bir tutarlılık vardır. Tüm Kutsal Kitap boyunca tek bir mesaj görülür:

  1. Tanrı bizim içinde yaşadığımız dünyayı yarattı ve özellikle O’nunla bir ilişkiye sahip olmamız için bizi yarattı.
  2. Tanrı bizi derinden sever.
  3. Tanrı kutsaldır ve bu yüzden günahkar insanlarla ilişki içerisinde olmaz.
  4. Tanrı, günahlarımızın affedilmesi için bir yol sağladı.
  5. Bizden O’nun bağışlanmasını almamızı ve O’nunla sonsuza dek devam edecek olan bir ilişkiye başlamamızı istemektedir.

Kutsal Kitap Tanrı’nın karakterini gösterir. Mezmur 145, Tanrı’nın kişiliğini, düşüncelerini ve bize karşı olan duygularını açıklar:

 

“Ey Tanrım, ey Kral, seni yücelteceğim, Adını sonsuza dek öveceğim. Seni her gün övecek, Adını sonsuza dek yücelteceğim. RAB büyüktür, yalnız O övgüye yaraşıktır, Akıl ermez büyüklüğüne. Yaptıkların kuşaktan kuşağa şükranla anılacak, Güçlü işlerin duyurulacak. Düşüneceğim harika işlerini, İnsanlar büyüklüğünü, yüce görkemini konuşacak. Yaptığın müthiş işlerin gücünden söz edecekler, Ben de senin büyüklüğünü duyuracağım. Eşsiz iyiliğinin anılarını kutlayacak, Sevinç ezgileriyle övecekler doğruluğunu. RAB lütufkar ve sevecendir, Tez öfkelenmez, sevgisi engindir. RAB herkese iyi davranır, Sevecenliği bütün yapıtlarını kapsar. Bütün yapıtların sana şükreder, ya RAB, Sadık kulların sana övgüler sunar. Krallığının yüceliğini anlatır, Kudretini konuşur; Herkes senin gücünü, Krallığının yüce görkemini bilsin diye. Senin krallığın sonsuz bir krallıktır, Egemenliğin kuşaklar boyunca sürer. RAB verdiği bütün sözleri tutar, Her davranışı sevgi doludur. RAB her düşene destek olur, İki büklüm olanları doğrultur. Herkesin umudu sende, Onlara yiyeceklerini zamanında veren sensin. Elini açar, Bütün canlıları doyurursun dilediklerince. RAB bütün davranışlarında adil, Yaptığı bütün işlerde sevecendir. RAB kendisini çağıran, İçtenlikle çağıran herkese yakındır. Dileğini yerine getirir kendisinden korkanların, Feryatlarını işitir, onları kurtarır. RAB korur kendisini seven herkesi, Yok eder kötülerin hepsini. RAB’be övgüler sunsun ağzım! Bütün canlılar O’nun kutsal adına, Sonsuza dek övgüler dizsin.”

6. Tanrı’nın diğer esinlemelerinden farklı olarak İsa Mesih, Tanrı’nın en açık ve en özel resmidir.

Niçin İsa Mesih? Büyük dünya dinlerine baktığımızda Buda’yı, Hz. Muhammed’i, Konfüçyüs’ü ve Musa’yı görürüz; bu kişiler kendilerini ya öğretmen ya da peygamber olarak tanıtmışlardır. Bu kişilerden hiç birisi Tanrı olduğunu iddia etmemiştir. Şaşırtıcı şekilde, İsa Mesih bu iddiada bulunmuştur. İsa Mesih’i bütün diğerlerinden ayıran budur. İsa Mesih, Tanrı vardır ve sizler de O’na bakıyorsunuz demiştir. Babası hakkında konuşmuştur, ancak bu bir ayrılığı işaret eden değil tüm insanlıktan farklı olan bir birliği ifade etmiştir. İsa Mesih, “Beni gören beni göndereni de görmüş olur, Bana inanan Baba’ya da inanmış olur” demiştir.

Yuhanna 8:12 “İsa yine halka seslenip şöyle dedi: «Ben dünyanın ışığıyım. Benim ardımdan gelen, asla karanlıkta yürümez, yaşam ışığına sahip olur.»”

İsa Mesih, sadece Tanrı’ya ait nitelikleri üstlenmiştir: insanların günahını affedebilmek, günah alışkanlığından kurtarmak, onlara cennette sonsuz yaşam ve bol yaşam vermek. İsmi geçen öğretmenler insanların sözlerine odaklanmasını isterken İsa Mesih farklı olarak insanların kendisine odaklanmasını istedi. İsa Mesih, “Benim sözlerimi izle, gerçeği bulacaksın,” demedi ancak (Yuhanna 14:6) “İsa ona, «Yol, gerçek ve yaşam ben’im» dedi. «Benim aracılığım olmadan Baba’ya kimse gelemez” dedi.

İsa Mesih, Tanrı olma iddiasını nasıl desteklemiştir?

İsa Mesih, diğer insanların yapamayacağı şeyleri, yani mucizeleri yaptı. İnsanları iyileştirdi. . . kör, sağır, sakat…hatta ölüleri diriltti. Nesnelerin üzerinde gücü vardı. . . Yoktan, binlerce insanı doyuracak yiyecek var etti. Doğa üzerinde de mucizeler yaptı: bir göl üzerinde yürüdü, öğrencileri için bir fırtınayı durdurdu. İnsanlar her yerde O’nu takip etti çünkü O, onların ihtiyaçlarını karşıladı, mucizeler yaptı. İnsanlara, sözlerine inanmıyorlarsa bile en azından gördükleri mucizelere inanmalarını istedi.

Yuhanna 14:11 “Bana iman edin; ben Baba’dayım, Baba da bendedir. Hiç değilse bu işlerden dolayı iman edin.”

İsa Mesih, Tanrı’nın kişiliği hakkında neleri açıklamıştır? Tanrı’nın insanlığa karşı duyguları, düşünceleri ve beklentileri nelerdir?

İsa Mesih, Tanrı’nın şefkatli, sevgi dolu, bizim bencilliğimizden ve kusurlarımızdan haberdar olan ancak yine de bizle bir ilişki isteyen olduğunu göstermiştir. İsa Mesih, Tanrı’nın bizi, cezalandırılmayı hakkeden günahkarlar olarak gördüğünü ancak bize karşı olan sevgisi yüzünden, Tanrı’nın farklı bir plan sunduğunu açıklamıştır. Tanrı, bizim günahlarımızın cezası olarak Kendi Oğlu’nu kurban olarak vermiştir; İsa Mesih bunu gönüllü bir şekilde kabul etmiştir.

İsa Mesih, tam olarak dokuz başlı bir kırbaç ile işkence görmüştür. Kafasına dikenli bir taç giydirilmiştir. Ardından da, O’nu bileklerinden ve ayaklarından çakarak çarmıha germişlerdir. İsa Mesih’in mucizelerini düşünürsek, O’nu çarmıhta tutanın o çiviler değil, bize karşı beslediği sevgi olduğunu anlarız. İsa Mesih, bizim yerimize, biz affedilebilelim diye canını vermiştir. İnsanlığın sarıldığı bütün dinlere baktığımızda, sadece İsa Mesih olarak beden alan Tanrı’nın bizlere bu kadar yakın olduğunu ve uzandığını görürüz; en yakın ilişki sadece İsa Mesih tarafından sağlanmıştır. İsa Mesih’in Tanrısal sevgisi, bizim ihtiyaçlarımızı bilir ve bizleri kendine çeker. İsa Mesih’in ölümünden dolayı bizler affedilebildik, Tanrı tarafından tamamen kabul edildik ve O’nun gerçek sevgisini tatdık. Tanrı, şöyle der: (Yeremya 31:3) “Ona uzaktan görünüp şöyle dedim: Seni sonsuz bir sevgiyle sevdim, Bu nedenle sevecenlikle seni kendime çektim.” İşte bu eylem içerisindeki Tanrı’dır.

İsa Mesih ‘in Tanrı olduğunu ortaya koyan en kesin kanıt, İsa Mesih’in en fazla tetkik edilmiş mucizesidir-Kendi Ölümünden Dirilmesi.

İsa Mesih, defnedildikten üç gün sonra tekrar yaşama döneceğini bildirmişti. Çarmıha gerilmesinden sonraki üçüncü gün, mezarının kapısına iki tonluk bir kaya dikilmiş, başında silahlı Roma askerleri dururken, kör edici bir aydınlıkta melek görülmüş ve geriye sadece İsa Mesih’in vücuduna sarılmış olan içi boş kefeni kalmıştır. Asırlar boyunca İsa Mesih’in ölümden dirilmesi üzerine yasal, mantıksal ve tarihsel analizler yapılmıştır, ancak her defasında diriliş sonucuna varılmıştır.

Eğer gerçekten Tanrı’nın var olup olmadığını öğrenmek istiyorsan, İsa Mesih’in hayatına bakmalısın: Yuhanna 3:16 “Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlunu verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, ama hepsi sonsuz yaşama kavuşsun.”

Tanrı ile bir ilişkiye gerçekten başlamak ve Tanrı tarafından kabul edildiğini bilmek ister misin?

Bu senin kararındır, hiçbir şekilde zorlama ile alınamayacak bir karardır. Ancak sen Tanrı tarafından affedilmeyi ve onunla bir ilişkiyi istersen, bunu yapabilirsin, hem de şimdi! İsa Mesih şöyle demiştir: Vahiy 3:20 “İşte kapıda durmuş, kapıyı çalıyorum. Eğer biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onun yanına gireceğim, ben onunla ve o da benimle, birlikte yemek yiyeceğiz.” Eğer bunu yapmayı istiyorsanız ancak bunu nasıl yapacağınızı bilmiyorsanız şu dua size faydalı olabilir: “Sevgili Rabbim, sana gereksinimim var. Çünkü bana olan sevginden ötürü benim günahlarıma karşılık kendini kurban olarak sundun. Bu nedenle sana sonsuz teşekkürler sunarım. şimdi kalbimin kapısını sana açıyor ve Seni Kurtarıcım ve Rabbim olarak kabul ediyorum. Günahlarımı bağışlayıp bana sonsuz yaşam sunduğun için çok teşekkür ederim. Yaşamımın yönetimini benden al ve beni kendi istediğin gibi bir kişi yap, AMİN”

Tanrı, O’nunla olan ilişkimizin asla bitmeyeceğini vaat etmiştir: Yuhanna 10:27-29 “Koyunlarım sesimi işitir. Ben onları tanırım, onlar da beni izler. Onlara sonsuz yaşam veririm; asla mahvolmayacaklar. Onları hiç kimse elimden kapamaz. Onları bana veren Babam her şeyden üstündür. Onları Baba’nın elinden kapmaya kimsenin gücü yetmez.”

Bütün bu gerçeklere bakıldığı zaman, seven bir Tanrı’nın var olduğu ve samimi bir şekilde bilinebilir olduğu sonucu ortaya çıkar

şanlıurfadan bir motor gezisi* fotoğraflı

Posted in tarih on Mayıs 19, 2008 by sevdadenizi

Mesaj Tarih: Pzr May 04, 2008 7:07 pm    Mesaj konusu: Alperence Bir Yol Hikayesi

Sevgili motordelisi yollara dağlara virajlara sevdalanmış dostlarım
hepimiz zaman zaman bir yol yapalım hava alalım diye geziler yaparız
ama bazı gezilerimiz vardırki onların anlamı çok farklıdır aynen bizim bu gezimizde olduğu gibi
Harran gezisi benim için ayrı bir özlem ayrı bir yeri olan bir gezi idi şükürler olsun
kazasız belasız gittik geldik…
İlk olarak sevgili arkadaşlarım Ali,Gökhan,Halil Abi,Yahya ve Mustafa ile Gaziantepten yola çıktık



Gaziantepten sonraki ilk durağımız Nizip’ti Nizip’e uğrayıpta nohut dürümü yememek olmazdı
tabiki ya nohut dürümüde neymiş demeyin çünki Nizipte sabaharı nohut dürümü vazgeçilmez bir
ayrıcalıktır nohutları yemek için çocukluk arkadaşım Salihin yanındayız…



Sevgili motosiklet aşığı dostlarım bir gezimizi daha tamamlayarak evimizin
yolunu tuttuk
Allaha şükürler olsun kazasız belasız evimize dödük.
Umarım başınızı ağrıtmamış sizleri yormamışımdır kendinize iyi
bakınız kalın sağlıcakla.
Alperence…

Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonran Şanlıurfaya doğru hareket ediyoruz..
Yolda kısa bir mola ve nedenini bilemiyorum Gökhanım kendini yerlere atmış
debeleniyor bizde kahkaha gırla




Ve Şanlıurfa Birecikteyiz ne kadar ilginç değilmi bu tünelin üzerinde evler var
ve insanlar rahat rahat altından günde binlerce aracın geçtiği bu tünelde
yaşıyorlar

Ve Şanlıurfadayız muhteşem tarihi mimarisi ile meşhur EL RUHA Oteli.

Ve Balıklı Göldeyiz



Burası H.Z İbrahim Aleyhisselamın doğduğu mağara


Halil’ü Rahman camii içi

Ve Balıklıgöl harika bir çevredüzenlemesi yemyeşil cıvıl cıvıl bir ortam







Balıklı göl kenarında balık yemi satarak geçimini sağlamaya çalışan bir vatandaş…

Yine balıklı göl kenarında bu gibi çocuklara çok rastlarsınız abi buranın tarihini anlatayımmı?
diye yaklaşan…


Yöresel kıyafetlerle biraz imaj değişikliği fenamı olmuş?


Okadar bekledik duvar dibinde bir Allahın kulu acıyıpta bir beş kğıt atan olmadı be…

Balıklı gölü gezdikten sonra sırada H.Z İbrahim’in ateşe atıldığı şanlıurfa kalesine
çıkıyoruz inanılmaz bir yapı kale dibinden zirveye kadar uzanan mağaranın
içinden tırmana tırmana kaleye çıkıyoruz…

Kaleden Balıklı gölün ve Şanlıurfanın muhteşem manzarası



Arkamdaki bu dereyağı gibi görünen dehlizler düşmalar kaleye çıkamasınlar
diyerekten tamamen insan eliyle kazılarak oyularak yapılmıştır.



Ve kale gezisinden sonra iniş faslına geçiyoruz buz gibi tünelde düşme korku ile.

Aşağı indikten sonra göl kenarında birer çayı hakettik artık değilmi?

Urfanın meşhur bakırcıları esnaflıkları mükemmel canayakınlıkları
misafirperverlikleri takdire şayan


Eeee Urfaya kadar gelipte bir ciger kebabı yemeden gitmekte olmazdı değilmi?


Ve ciğerlerimizide yedikten sonra sıra asıl gezinin anlamına gelmişti
Medeniyetler uygarlıklar beşiği doğru Harran’a doğru yola çıkıyoruz…

HARRAN’dayız harrana girdiğimiz anda etrafımızı gençler çevreliyor içlerinden
adının Cemal olduğunu öğrendiğimiz arkadaş abi size rehberlik edeyim hoşgeldiniz
gezdireyim sizi diyor hayır biz kendimiz gezeriz dediğimizdeabi ücret istemiyorum
turistlerden alıyoruz diyor ve motora atlıyor daha cevabı bile beklemedn sür abi diyor…
Arkadaşlarına arapça birşeyler söylüyor biraz tedirgin kaygılıyız.
Rehberimiz Cemal.

Ve karşımızda M.Ö 3000 yılında inşa edilen dünyanın ilk üniversitesi
Harran üniversitesinin kalıntılarını gezdiriyor cemal bize.


Derken etrafımızı Harranlı çocuklar çevreliyor ellerinde yöre halkı tarafından
üzerlik ismi verilen nazara iyi geldiğine inanılan süs eşyalarından satıyorlar
hayır istemeyiz dediğimizde biri eğilerek abi kalem alacağım ne olursunuz
alın diyor aklıma şairin dizeleri geliyor
BEN ANADOLUYUM
YILLAR YILI SUSUZ KALDIM,YILLAR YILI AÇ…

ŞÜKREDEREK,KALKTIĞIM SOFRALARIMDA
YA SOĞAN EKMEK OLUR,YAHUT BULAMAÇ

HASTALARIM VARDI ÖLÜM YATAKLARINDA
NE DOKTOR YÜZÜ GÖRDÜM,NEDE İLAÇ

ZAMAN ZAMAN NANKÖR ÇIKTI BÜYÜTÜP,OKUTTUĞUM
GÖLGE VERMEDİ ÇOK KERE DİKTİĞİM AĞAÇ

DEVLET DENİNCE HEP VERGİ GELDİ AKLIMA,
JANDARMA DEYİNCE KIRBAÇ
EN GÜMRAK IRMAKLARIM BOŞUNA AKIP GİTTİ
ÜÇ BEŞ ADIM ÖTESİNDE TOPRAĞIM VARDI,KIRAÇ

GİTTİM,YİĞİTÇE DÖĞÜŞTÜM GAZA MEYDANLARINDA
NE TA’KI ZAFERLER İSTEDİM NE TAÇ

SAVAŞTA,ÇİĞNETMEDİM HİLALİ DÜŞMANLARA
BARIŞTA DÜŞTÜ ÜSTÜME GÖLGE GÖLGE HAÇ

YOLSUZ OKULSUZ KÖYLERİN,KASABALARIM HALA
ALIN TERİNE MUHTAÇ…

BEN ANADOLUYUM,ACILI,MAHZUN
BENDE BİTMEZ TÜKENMEZ DERT KULAÇ KULAÇ.
Yavuz Bülent Bakiler




Bu iki genç adam yaklaşıyor yanımıza abi motorlarınızı bekleyemmi?
ya oynarsanız abi valla oynamam
hee kimseyide oynatmam ha
tamam bekle ozaman
al sana birkaç kağat


Sırada KÜMBET olarak tarif edilen tarihi harran evleri var
Bu evler 200 250 yıl kadar önceden kerpiç saman çamur ve yöre halkı
tarafından yapılan tuğla ile örülerek yapılan konik şeklindeki evler özelliği 45 50 derece sıcaklıkta bile buz gibi serin olması ve havalandırma sürkilasyon sisteminin
inanılmaz kaliteli olması…




Kümbet evlerin birisi restore edilerek gelen misafirler ağırlanıyor o evlerden
birindeyiz…



Sırada tarihi Harran kalesi var




Bölgede yenİ yIl coŞkusu

Posted in tarih on Mayıs 19, 2008 by sevdadenizi
 Bölgede yenİ yIl coŞkusu

Bölgede yenİ yIl coŞkusu

YENİ yıl kutlamaları Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde de büyük coşkuyla kutlandı. Diyarbakır, Batman, Hakkari, Siirt, Bingöl ve Şanlıurfa’daki kutlamalarda vatandaşlar doyasıya eğlendi.

Diyarbakır’da, vatandaşlar çeşitli mekanlarda düzenlenen eğlence programlarıyla yeni yıla ’merhaba’ dedi. Vatandaşlar otellerin restoranlarına akın ederken, kazanın içinden dansöz çıkması, renkli görüntülere sahne oldu.

Diyarbakır 2008 yılına renkli görüntülerle girerken, oteller ve eğlence mekanları doldu taştı. Canlı müzik eşliğinde 2007 yılının son saatlerini eğlenerek geride bırakan Diyarbakırlılar, 2008’i büyük bir coşkuyla karşıladı. Bir otelin düzenlediği eğlence programında dansöz, kazanın içinden çıkarak eğlenmeye gelen Diyarbakırlılara 2008’in sürprizini yaptı. Diyarbakırlılar, 2008 yılının barış, huzur ve mutluluk getirmesini diledi.

Batman’daki kutlamalar

Batman’da yeni yıl, Doğu kültürünü yansıtan skeçler, Türkçe ve Kürtçe şarkılar ve tiyatro oyunu ile karşılandı.

Bahar Kültür Merkezi sanatçı grubunun seslendirdiği Türkçe ve Kürtçe müzik eşliğinde coşan Batmanlılar, yöre kültürünü anlatan Kürtçe skeçlerle hoşça vakit geçirdi.

Farklı bir yılbaşı gecesinin kutlandığı Batman’da yöre kıyafetleri ile sahnelenen skeçler izleyenleri gülmekten kırıp geçirdi. Rahip, İmam ve vatandaş diyalogunun sahnelendiği doğum sancısı ve doğan çocuğa isim verme skeci büyük alkış aldı. Batmanlıların doyasıya eğelendiği gecede Bahar Kültür Merkezi sanatçılarının davul ve def ile seslendirdikleri Türkçe ve Kürtçe parçalar eşliğinde Batmanlılar yeni yıla ’merhaba’ dedi.

Hakkari’deki kutlamalar

Hakkari’de yeni yıl kutlamaları ilginç görüntülere sahne oldu. Poşulu ve şalvarlı noel baba Nedim Bor ve köylü kılığına giren Bedrihan Ege, cadde ve sokaklarda dolaşarak vatandaşın yeni yılını kutladı.

İlginç esprileri ve manileriyle vatandaşları eğlendiren gençler, barları dolaştıklarını, vatandaşların verdiği hediyeleri toplayarak fakir çocuklara yeni yıl hediyesi vereceklerini belirttiler.

Siirt’teki kutlamalar

Siirt’te yeni yıl kutlamaları ilginç görüntülere sahne oldu.

Büyükşehirlerde eğlence mekanları dolup taşarken, Siirt’te vatandaşlar sıra gecelerine benzer bir kutlama yaptı. Siirtli vatandaşlar, yeni yılı çiğköfte yoğurarak ve yöresel oyun havaları oynayarak kutladı.

Siirt’teki kutlamalara bazı emniyet personelleri de eşlik ederek, vatandaşların sevincine ortak oldu.

Bingöl’deki kutlamalar

Bingöl Valisi İrfan Balkanlıoğlu, çocuk yuvası ve yetiştirme yurdunda kalan çocukları ziyaret ederek yeni yıllarını kutladı.

Vali Balkanlıoğlu, beraberinde bulunan eşi Esma Balkanlıoğlu, İl Emniyet Müdürü Ekrem Çelik ve eşi Özay Çelik ile birlikte ilk önce Düzağaç mevkiinde bulunan Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’ne bağlı Bingöl Çocuk Yuvası’na gittiler. Yuvada kalan bütün çocuklarla tek tek ilgilenen Vali Balkanlıoğlu, çocukların istek ve ihtiyaçlarını dinledi.

Çocuklara bütün isteklerinin yerine getirileceği sözünü veren Vali Balkanlıoğlu, yuvada kalan 19’u kız 41 çocuğa beraberinde getirdiği spor ayakkabısı ve terlikten oluşan hediye paketlerini verdi.

Şanlıurfa’daki kutlamalar

Şanlıurfalılar yeni yıla dansöz oynatarak girdi. Şanlıurfalılar yeni yılın ilk dakikalarında gönüllerince eğlendi.

Şanlıurfa Dedeman Otel’de yeni yıl büyük coşkuyla kutlandı. Dedeman Oteli tıka basa dolarken, Şanlıurfalılar, otelin restoranında dansöze para takmak için adeta birbirleriyle yarıştı.

Dansöze para takmaya utanan bazı misafirler, paraları eşleri ve çocukları aracılığıyla taktırdı. Çocuklarla birlikte oynayan dansöz, geceye katılanları eğlendirdi.

Misafirlerden bazıları, dansöze para vermemek için ısrar etse de dansözün uzun uğraşından kurtulamadı. Uzun çabalar sonrasında bahşişini alan dansöz, masalarda misafirlere keyifli dakikalar yaşattı.

 
        

Güneydoğu Anadolu Bölgesi [ TÜRKİYE'NİN HARİKALARI ]

Posted in tarih on Mayıs 19, 2008 by sevdadenizi

Güneydoğu Anadolu Bölgesi [ TÜRKİYE'NİN HARİKALARI ]


TÜRKİYE’NİN HARİKALARI

Güneydoğu Anadolu Bölgesi

Adıyaman – Nemrut Dağı Milli Parkı

Ülkemizdeki Milli Parklar

Yeri: Adıyaman ili; Kahta ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır.

Ulaşım: Adıyaman il merkezinde Kahta’ya bağlantı sağlayan karayolu ile ulaşım sağlanmakta olup, Milli Park alanı Kahta’ya 9 km, Adıyaman’a 43 km uzaklıktadır.

Özelliği: Nemrut Dağı ve Kommagene Kralı Antiochos’a ait Tümülüs ve kutsal alanlar, Milli Park’ın ana özelliğini teşkil etmektedir.

Antiochos’un tümülüsü ve dev heykelleri, Arsameia(Eskikale),Yenikale, Karakuş Tepe ve Cendere Köprüsü Milli Park içerisinde kalan kültürel değerlerdir. Eski çağlarda “Kommagene”olarak anılan bu bölgede, I.Mithradates tarafından bağımsız bir krallık kurulmuş, krallık onun oğlu I.Antiochos (MÖ 62-32)un egemen olduğu yıllarda önem kazanmıştır. MS.72 yılında da Roma’ya karşı yapılan ve kaybedilen savaş ile krallığın bağımsızlığı sona ermiştir.

Nemrut Dağı doruğundaki kalıntıları yerleşme yeri olmayıp Antiochos’un Tümülüsü ve kutsal alanlardır. Tümülüs, 2150 metre yüksekliğinde, Fırat Nehri geçitlerine ve ovalarına hakim tepe üzerinde bulunmaktadır. Kralın kemiklerinin yada küllerinin anakayaya oyulmuş odaya konulduğu ve 50 metre yüksekliğinde ve 150 metre çapındaki tümülüs ile örtüldüğü düşünülmektedir. Girişi kuzeyden olup doğuda ve batıda dini törenlerin yapıldığı teras şeklindeki avlular yer almaktadır.

Her iki terasta da aslan ve kartal heykelleri arasında yüksekliği 7 metreye ulaşan oturur vaziyette dev heykeller sıralanır, bunlar yazıtları ve kabartmaları olan ortostad (dik olarak konulan büyük taş bloklar)’la çevrilmiştir. Eski Kahta Köyü yakınında Kommagene’nın başşehri Arsameia yer alır. Burada, Mithridates’in kutsal alanı bulunmaktadır.

Yine Eski Kahta yakınında Kocahisar Köyü civarında sarp kayalar üzerine kurulmuş Yenikale yer alır. Kale ortaçağ etkileri taşırsa da geç devre aittir. İçinde su depoları, hamam, cami ve Kahta Çayı’na inen gizli su yolu bulunmaktadır.

Kahta Çayı’nın bir kolu olan Cendere Çayı’nın daraldığı yerde iki ana kaya üzerinde tek kemerli olarak yapılan Cendere Köprüsü yer almaktadır. Köprü sütunları üzerindeki kitabeye göre Kommagene şehirleri tarafından Roma İmparatoru Septimus Severus(MS 193-211)ile karısı ve oğulları onuruna yaptırılmıştır. Arsameia’nın 10 km güneybatısında 21 metre yüksekliğinde krallık kadınlarının gömüldüğü Karakuş Tepe Tümülüsü bulunmaktadır.

Orman formasyonu içerisinde meşe türleri ve ağaç alanları bulunur.Yaban hayatı bakımından ayı, kurt, çakal, tilki, porsuk türlerine rastlanır.

Görülebilecek Yerler: Nemrut Dağı ve Kommagene Kralı Antiochos’un Tümülüsü ile kutsal alanları, dev heykeller, Arsameia(Eski Kale),Yeni Kale, Karakuş Tepe ve Cendere Köprüsü en başta ziyaretçilerin görmesi gerekli yerlerdir.

Mevcut Hizmetler ve Konaklama: Park içerisinde konaklama, yeme-içme olanakları bulunmaktadır. Nemrut Dağı Milli Parkı’nda otel, Karadut ve Kahta’da pansiyonlar mevcuttur.

Çamurdan Peri Bacalı Harran Evleri

Posted in tarih on Mayıs 19, 2008 by sevdadenizi

Çamurdan Peri Bacalı Harran Evleri


Çamurdan Peri Bacalı Harran Evleri

Turkuaz mavisi örtülerin altına sığınmış çekingen bakışların arasından Harran ovasını geçiyoruz. Su ile toprağın aşkının ne anlama geldiğini, uçsuz bucaksız Harran Ovasına bakınca insan daha çok anlıyor. Suyun değdiği her yer yeşiller giymiş bir geline dönüşüyor. Harran’ın susuz hali ile suya kavuşmasını görenler, su ile toprağın arsasındaki aşkı daha iyi anlıyor.

Su eskiden Harran’a, hayat vermiş, aşk vermiş, kültür vermiş, medeniyet vermiş. Ne zaman ki ırmaklar yatağını terk etmiş, medeniyetin boynu bükük kalmış. Suyun küstüğü bu topraklar, verimsizleşmiş sonrada medeniyetin izleri silinmiş bir bir. Tarih kendi kaderine terk edilmiş bir bakıma.

Şimdilerde su yeniden toprakla buluşunca, Harran’a bereket gelmiş. Arkasından da eski medeniyetin güzellikleri yeniden insanların ilgisini çekmeye başlamış.
Şanlıurfa’dan Harran 45 km mesafede. Şanlıurfa’nın büyüsünden henüz kurtulmamışken Harran’ın büyüsü sarıyor yüreğimizi. Suyun topraktan uzakta olduğu zamanlarda Çukurova’ya pamuk toplamaya giden köylüler şimdi kendi tarlalarında kendi pamuklarını topluyor.

Harran Şanlıurfa’nın küçük bir ilçesi. Ancak bu küçük ilçe geçmiş tarihinde büyük medeniyetlere ev sahipliği yapmış. Fatımiler, Zengiler, Eyyubiler, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular gibi büyük medeniyetlerin izleri hala burada var. Anadolu’yu işgal eden moğullar şehri ellerinde tutamayacaklarını anlayınca talan etmişler. Yüzyıllarca ihtişam ile yaşayan şehir bu talandan sonra bir daha eski günlerine dönememiş.

Harran’ı uzaktan fark etmekte çok kolay. Harran ovasının düzlüğünde yükselen bir höyüğün dibinde kurulmuş. Eskiden höyüğün üzerinde kurulu bir şehirmiş.
Şanlıurfa için dinlerin kesiştiği şehir denilse de, Harran hem Hıristiyanlar hem Yahudiler hem de Müslümanlar açısından önemli bir şehir. Hz. İbrahim Haranda yaşamış, Hz Yakup atıldığı kuyunun Harran’da olduğuna inanılıyor, Hz. Ademin dünyaya Harran’da geldiği iddiası var. Bazıları da Hz İbrahim’in Filistin’e gitmeden önce burada yaşadığı, kardeşi Aran (haran) dolayı bu şehre Harran denildiğini iddia ediliyor.

Bunlardan en ilginci belki de Harran’a en uygun olanı, adının Arapça’da, sıcak, ateş anlamına gelen Türkçe’de de kullanılan “Har” kelimesinden geldiği.

Eski Harran şehri höyüğün etrafında şekillenirken, höyüğün karşısında Kale ile korunmuş. Şehrin etrafı surlar ile çevriliymiş. Hala sur kalıntılarını yer yer görmemiz mümkün. Bazı kaynaklar surlarla çevrili şehrin altı kapısı, 187 adet burcu olduğunu saptamış. Kale zamana direnmeye devam ediyor. Ancak savaşlarda dev ordulara direnen surlar ve burçlar zamana, ilgisizliğe fazla dayanamayarak yıkılmışlar.

Harran’da höyüğün hemen eteklerine tutunmuş medrese ve Cami’den oluşan bir külliye kalıntısı dikkatimizi çekiyor. Bu yapı Emeviler döneminde yapıldığı tahmin ediliyor.

Bazı kaynaklar, caminin Sabilerin büyük Ay Mabedi (Sin Tapınağı) olduğunu, Hz. Ömer a camiye çevirdiğini, Sabilere kendi mabetlerini yapmaları için başka bir yer verdiğini söylemektedir. Bugün kalıntıları ayakta olan camii 744-750 yılları arasında Emeviler tarafından yaptırılmış, ulu camii olarak anılıyor.

Camii aynı zamanda Anadolu’da yapılan ilk üniversite olma özelliğine sahip. Bu yapının sadece rasathane gözetleme kulesi olduğu sanılan yüksek kaidesi ayakta kalmış. Diğerleri bir taş yığını haline gelmiş.

Her yağmur yağdığında Harran’ı gül kokusunun sardığı, bunun sebebinin de Ulu caminin harcında gül suyunun olduğu, yağmurda ıslanan harcın etrafa gül yaydığı söyleniyor.
Harran’ın dikkatimizi çeken güzelliklerinden birisi de Haran evleri. Başka yerde göremeyeceğimiz bu evler Anadolu insanının iklim ve coğrafya şartlarına göre yaptıkları görülmeye değer yerlerden birileri.
Konik kubbeli evlerin 300 yıla dayanan geçmişleri var. Evler tarihi kalıntılardan çıkan tuğlalardan yapılmış. Dışardan bir çadırlar topluluğu görünümünü andıran evler tuğla ile örülmüş, çamurla sıvanmış. Evler yazın serin kışın sıcak olması sebebi ile iklim koşullarına en uygun evler haline gelmiş. Üç yılda bir dış ve iç cepheleri çamurla sıvanıyor.

Evleri görünümleri ve duruşları ile çamurdan peri bacalarına benzetirsek abartı yapmış olmayız. Evlerin bu güzel görünümü ilgimizi çekerken tarihi binalardan sökülen tuğlalardan yapılmış olmaları ise bizleri düşünmeye sevk etmektedir.

Bu dünyada eşine rastlanılamayacak evler maalesef bir kaçı dışında, ya kendi haline terk edilmiş ya da ahır ve samanlık olarak kullanılıyor. Harran’ın bu sıra dışı evleri yerlerini bütün şehirlerde olduğu gibi betonun soğuk yüzüne bırakıyor.

Bazı müteşebbis köylüler kendi yaşadıkları Harran evlerini düzenleyerek meraklıların hizmetine sunmuşlar. Bunlardan biride Ali Kızıl. Ali Kızıl evini Harran kültürüne göre düzenlemiş. On çocuğundan beşi kız. Kızları ile beraber Haran kültürünü tanıtmaya çalışıyor. Harran evlerini görmeye gelenleri yöresel kıyafetleri ile karşılayan kızları, yörenin kültürü ile gelen misafirleri ağırlıyor.
Eskiden içerisinden geçen iki ırmağın hayat verdiği Harran, suların çekilmesi ile beraber yeşili kurumuş, medeniyeti solmuş bir hazan bahçesine dönmüş. Suyun çekilmesi Hz İbrahim’i yakmak için tutuşturulmuş bir ateş gibi Harran’ı çöle çevirmiş. GAP’ın bölgeye yeniden su getirmesi ile beraber, Harran yeniden yeşillerini giymiş, yeniden tarih ve kültür meraklılarının dikkatini çekmeyi başarmış.

Suya kavuşan; Harran doğal güzelliği ve tarihe gösterilen ilgi ile şimdilerde Hz İbrahim’in gül bahçelerine dönüşmüş.”Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol (enbiya-69) ” denildiği gün gibi Harran, Haranlılara GAPtan gelen su ile beraber serin ve esenlik günler yaşıyor.

This image has been resized. Click this bar to view the full image. The original image is sized 641×478 and weights 28KB.

Hasankeyf

Posted in tarih on Mayıs 19, 2008 by sevdadenizi

Hasankeyf


Hasankeyf tarihi ile ilgili genel bilgiler

Hasankeyf’in ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu bilinmiyor.Ancak şehir ve etrafındaki binlerce mağara insanların buraya çağlar öncesinden yerleştiğini gösteriyor.

Hasankeyf, insanlığın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Mezapotamya bölgesinde yer almaktadır. Hem içinden Dicle nehrinin akıp gitmesi, korunmaya müsait coğrafi yapısı, mesken olarak kullanılan binlerce mağarası hep dikkatleri çekmiş ve çağlar boyunca stratejik önemini korumuştur. Yekpare taştan meydana gelen kalesi nedeniyle “Hısn Keyfa” adını almıştır. Ancak başka isimler de kullanıldığı bilinmektedir.


ANTİK DÖNEMDE HASANKEYF

Milattan önceki dönemlerde Hasankeyf’in ne gibi tarihi gelişmelere sahne olduğu, kimlerin burada hüküm sürdüğü tarihin karanlık sayfalarından biridir. Bu konuda yazılı herhangi bir kaynak bulunmamaktadır. İleride yapılacak arkeolojik çalışmalar bu konuya ışık tutacaktır. Yalnız Mezapotamya bölgesine hakim olan kavimlerin en gözde yerlerinden birinin Hasankeyf olduğunu söylemek mümkündür.

BİZANS DÖNEMİNDE HASANKEYF

Miladi ilk asırlarda Hasankeyf, Bizanslılarla Sasaniler arasında el değiştirmiş. Zaman zaman Bizanslıların zaman zaman da Sasaniler’in elinde kalmıştır. Miladi dördüncü asrın ortalarında Hasankeyf’e sağlam bir kale yapan Bizanslılar, hemen hemen burayı bir daha Sasaniler’e hiç kaptırmamışlardır. Bizansın hakimiyeti Müslümanların burayı elegeçirdiği 7. Asrın başlarına kadar sürmüştür.

İSLAM DÖNEMİNDE HASANKEYF

Müslümanlar burayı ikinci halife Hz.Ömer döneminde M.638. yılında fethettiler. Halifeler döneminin ardından sırası ile Emeviler, Abbasiler, Hamdaniler, Mervaniler, Artuklular, Eyyubiler ve Osmanlılar buraya hakim oldu.

Hasankeyf, tarihi önemini Artuklular’ın M.S.1101 yılında buraya hakim olması ile kazandı. Bu tarihten itibaren o günkü ismi ile HISN KEYFA, ortaçağın önemli şehirlerinden biri oldu.

Kuzeyden güneye kıvrılıp giden Dicle nehri üzerinde yer alması ve o günlerde ticaretin önemli bir kısmının nehir yoluyla yapılması nedeniyle Hasankeyf, ticaret ve ekonomik olarak da gelişti.

Hasankeyf’i Artuklular’dan alan (M.1232) Eyyubi Kürtleri, henüz bölgeye tam hakim olamadan Moğol istilası ve harabiyeti ile karşılaştı. Bircok yerleşim yeri gibi burası da altüst oldu.

Kürt Eyyubiler, Moğol şokunu atlattıktan sonra 14. Asrın başlarından itibaren Hasankeyf’i yeniden imar etmeye başladı. Özellikle bugün Hasankeyf’te bulunan birçok eserde imzası bulunan Eyyubiler’in, Sultan Süleyman zamanında bu imar faaliyeti zirveye ulaştı. Hasankeyf, Eyyubiler zamanında tarihinin en parlak dönemlerinden birini yaşadı.

Nihayet Osmanlılar’ın gücüne karşı direnemeyen, Safeviler’in baskıları ve iç hesaplaşmalarla iyice yıpranan Eyyubiler, 1515 yılında burayı Osmanlılar’a bıraktı. Bu tarihten itibaren şehir tarihi önemini kaybederek günümüze geldi. Ancak bütün ihmallere ve tabii tahribata rağmen birçok eseri günümüze ulaştırdı. Şimdi burada kısaca bu eserlerden bazılarına değinelim;

KALE

Kalenin eski çağlardan beri bir iskan yeri olarak kullanıldığı mağara yapılardan anlaşılmaktadır. Ancak kale olarak kullanılmaya başlanması Bizanslılar dönemine rastlamaktadır.

Yekpare taştan olması nedeniyle çok korunaklı olması, üzerinde birkaç tarihi eserin olması, gizli yollarla nehre inilmesi ve kaleye çıkan yol üzerindeki zarif, muhteşem taş kapısıyla dikkatleri çekmektedir.

Kaleye doğudan merdivenli bir yolla ulaşılmaktadır. Bu yolun hemen başında bulunan oyma taşlardan yapılmış Eyyübilere ait olduğu üzerindeki kitabeden anlaşılmaktadır. Bu yolun üst tarafında da kısmen harap olmuş diğer bir kapı yer almaktadır.

Kalenin kuzeydoğu ucunda dev bir kule gibi yükselen Küçük Saray yer almaktadır. Ayrıca kalede Ulu Cami, Büyük Saray yer almaktadır. Bu eserlerle ilgili bilgi verilecektir.

Kalenin dikkate değer özelliklerinden biri de, gerek Artuklular gerekse Eyyübiler döneminde buraya su çıkarılmış olmasıdır. Asırlarca kale bu su ile hayat bulmuş. Bu suyun kesildiği olağanüstü zamanlarda kalenin kuzeyinde yer alan merdivenli yollarla nehirden su alınmış.

Kalenin tarihlerde silah zoru ile ele geçirildiği yazılmıyor.

KÖPRÜ

Tarihi kaynaklarda köprünün 1116 tarihinde Artuklu Fahrettin Karaaslan tarafından yapıldığı yazılı. Ancak Hasankeyf 638 yılında Müslümanlarca fethedildiği sırada bir köprüden bahsedilmektedir. Bu nedenle köprünün antik bir temel üzerinde yapılmış olması ihtimal dahilindedir.

Kemer açıklılkları itibariyle ortaçağda yapılan taş köprülerin en büyüğüdür. Ortadaki büyük kemeri taşıyan iki orta ayağın arasındaki açıklık 40 metredir. Doğu ve batıdaki küçük kemerler dışındaki ortadaki büyük kemerler tamamen yıkılmış durumda.

Araştırmalara göre köprünün en büyük kemerin ortası ahşaptandı. Düşman şehre saldırdığı zaman bu ahşap kısım yerinden kaldırılır, düşmanın şehre girişi engellenirdi. Bu özellik köprünün ömrünü kısaltmış.

Köprünün önemli özelliklerinden biri de orta ayakları üzerinde yer alan ve on iki burcu simgelediği tahmin edilen figürlerdir. Bir ikisi dışında tahrip olmuş ve şekil olarak he ifade ettikleri anlaşılmaz hale gelmiştir. Köprünün ne zaman yıkıldığı da bilinmemektedir.

EL-RIZK CAMİİ

Dicle nehrinin doğusunda köprü ayağına yakın bir mevkide yer alır. Portal girişindeki kitabeden eserin, 1409 yılında Eyyubi Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır.

Bugün camiden sadece minare sağlam kalmış. Kısmen yıkılmış portal giriş kapısında yer alan kitabenin altında bitkisel süsler arasında Allah’ın doksan dokuz ismi yazılmış. Camiin önemli özelliklerinden biri de cami minaresinin çift yollu olmasıdır.

SULTAN SÜLEYMAN CAMİİ

Minare şerefeden itibaren bilinmeyen bir tarihte yıkılmış. Minare, kuşaklara ayrılmış, kuşaklar farklı bitkisel süslerle bezenmiş.


KOÇ CAMİİ

Sultan Süleyman Camii doğusunda yer alır. Genel özelliklerinden, alçı süslemelerinden Eyyübiler’e ait olduğu tahmin edilmektedir. Yer yer sökülmesine rağmen Hasankeyf’te en canlı alçı süslemelere sahip bir eserdir. Kitabesi olmadığından kesin olarak kimin tarafından yapıldığı bilinmemektedir.

ZEYNEL BEY TÜRBESİ

Kısa bir süre Hasankeyf’te hakim olan Akkoyunlular’a ait tek eserdir. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel Bey’e ait olduğu üzerindeki kitabeden anlaşılmaktadır.

KALEDEKİ ULU CAMİ

Eyyubiler’in Hasankeyf’teki ilk eseridir. 1325 yılında bir kilise kalıntısı üzerine inşa edilmiş. Yapı gibi minaresi de genellikle moloz taşlardan yapılmıştır. Minarenin kuzeyinde bulunan alçı süsleme ve kitabe dikkate değer. Cami minberinden günümüze ulaşan ahşap kitabe, yazısı ve oyma süsleri ile günümüze ulaşan nadir parçalardardan biridir.

KÜÇÜK SARAY

Kalenin kuzey-doğu ucunda bulunmaktadır. Saray, aşağıdan itibaren yontulmuş kaya kütlesi üzerinde inşa edilmiş. Eyyubilerin Hasankeyf’teki ilk eserlerinden biridir.
Kuzeye bakan cephedeki pencerenin üstünde iki aslan kabartması, bu kabartmaların ortasında kufi levhalar yer almaktadır. Sarayın kuzey ve batı cephelerinde alçı süslemelerin izlerine rastlamaktadır.

BÜYÜK SARAY

Kalenin kuzeyinde Ulu Camiinin altında yer almaktadır. Büyük ölçüde yıkılmış ve göçükler altında kalmıştır. Yapının en önemli özelliği, binadan bağımsız, giriş kapısının karşısında diktörtgen bir kulenin yükseliyor olmasıdır. Burası kesme taşlardan örülmüş, köprüden olduğu gibi taşlar madeni kromplarla birbirine kenetlenmiştir. Burasının gözetleme kulesi veya yıldırımlık görevi gördüğü tahmin ediliyor.

This image has been resized. Click this bar to view the full image. The original image is sized 730×463 and weights 119KB.

 
Ozlemank77 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  

Faşizm

Posted in tarih on Mayıs 19, 2008 by sevdadenizi

Faşizm

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Git ve: kullan, ara

Tarafsız Bakış Açısı Bu maddenin tarafsızlığı konusunda kuşkular bulunmaktadır.
Ayrıntılar için maddenin tartışma sayfasına lütfen bakınız.
Şablonu maddeden çıkarmadan önce şablonun yardım sayfasını lütfen inceleyiniz.
Bu maddedeki veya maddenin bir bölümündeki bazı bilgilerin kaynağı belirtilmemiştir.
Ayrıntılar için maddenin tartışma sayfasına lütfen bakınız.
Maddeye uygun bir biçimde kaynak ekleyerek Vikipedi’ye katkıda bulunabilirsiniz.
Faşizm

 g  d 

 

Faşizm, dar anlamda Benito Mussolini altında 1922’de İtalya’da iktidarı alan politik sistem. Daha geniş anlamıyla özellikle iki dünya savaşı arası ortaya çıkan ve özellikle Adolf Hitler yönetimindeki nasyonal-sosyalizmin temsil ettiği aşırı milliyetçi, antidemokratik ve antikomünist bir ideolojiye ve otoriter siyasi bir yapıya sahip bütün politik hareketler ve egemenlik sistemleri.

Kavramın kökeni Antik Roma yöneticilerinin geniş hükümet yetkisini sembolize eden ucunda balta bulunan bir çubuk demetinin adı olan Latince fasces, İtalyanca fascio sözcüklerinden gelmektedir. Aynı simge daha sonraları Fransız Devrimi sırasında Aydınlanma anlamında, halkın elindeki devlet gücünü temsil etmek üzere kullanılmıştır. Sözkonusu sembol bir takım değişikliklerle 1926 yılından itbaren İtalya’nın resmi devlet sembolü olmuştur. Sembolün üçlü anlamı, yani devlet gücü, halk mülkiyeti ve birliktelik Mussolini’nin propagandasında kullanılmıştır.

Konu başlıkları

[gizle]

Faşizmin Özellikleri [değiştir]

İdeoloji ve Amaçlar [değiştir]

  • Lider ilkesi: Bu ilkeye göre toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bir tek ideoloji bağlayıcı olarak ilan edilir. Gerek devlet gerekse de yönetim dünya görüşüne göre ve lider ilkesine göre örgütlenir ve belirlenir. Aynı şekilde işletmelerde de patron ve işçi arasında işletme yöneticisinin iktidarına dayalı bir ilişki kabul edilir.
  • Milliyetçilik: 19. yüzyıl boyunca yükselen milliyetçilik 20. yüzyılda çeşitli ve aşırı boyutlara varmıştı.
  • İdeolojik olarak belirlenmiş bir dünya görüşü: Faşizm kimi ritülleri ve mistik-irrasyonel dünya görüşüyle Aydınlanma karşıtı bir dünya görüşünü temsil eder.
  • Antisemitizm ve Irkçılık: Bu konuda Alman nazizminin halka yönelik terörü birçok başka ülkeye göre oldukça ön plandadır.
  • Hukukun işlevselleştirilmesi.
  • Öldürme yasağının kalkmasına yönelik eğilim (görev sırasında öldürmenin iyi ve haklı ilan edilmesi).
  • Sosyal Darwinizm: En iyinin ayıklanması ve egemenliğine dayalı toplum anlayışı. (Yapay seleksiyon)
  • Bir ulusa, kültüre ya da “ırka” üye insanların toplumun geri kalanı üzerinde üstün oldukları iddiası. Bu yaklaşım aynı zamanda lider ilkesinde de ifadesini bulur. Belli bir kişi diğer herkesten ve topluluktan daha isabetli kararları alabilir durumdadır.
  • Otoriter iktidar biçimleri ve sıklıkla totaliter bir sistem. Totalitarizm Alman ve İtalyan faşizmlerinde ön plandayken, Avusturya Faşizmi ve Francocu İspanya’da vurgulu değildir.

Düşmanlar [değiştir]

  • Komünizm: Özellikle Sovyet Devrimi ve komünizmin Avrupa’ya yayılacağı korkusu faşist liderler tarafından sıklıkla liberal ve muhafazakarlarla ittifak kurmak üzere dile getirilmiştir.
  • Muhafazakârlık: Faşist hareketler sıklıkla muhafazakâr özellikler taşısalar da kendilerini devrimci olarak gören faşistler muhafazakârlarda laik vitalizmin ve “yeni insan” düşüncesinin düşmanlarını görürler.

Şekilsel ve örgütsel özellikler [değiştir]

  • Devlet içinde ve yanında başka bir devlet olan silahlı gizli servisin merkezi önemi. Kendi taraftarlarının gözetim altında tutulması.
  • Militarizm: Ekonomik hayat da dâhil olmak üzere toplumsal hayatın militarize edilmesi. Militer kitle yürüyüşleri ve büyük gösteriler faşizmin en önemli görünüşleridir.
  • Bilimlerin taraflılık yasasının egemenliği altına alınması.
  • Toplumun sürekli kışkırtılması, devrimci ilan edilen konular lehine zorunlu coşkunluk.
  • Eğitim ve öğretim üzerinde etkinlik.
  • Kolektivizm: Halkın kitle olarak anlaşılması. Mussolini’nin stato totalitario kavramından beri faşist anlayış özel yaşama kadar toplumsal hayatın her alanında hak iddia eder. Aile çocuklarla halk birliğine katkı yapacak olan davadaşlık birliği olarak düşünülür.
  • Politik karşıtın ortadan kaldırılması eğilimi. Karşıt düşmandır.
  • Parti milisleri. Paramiliter çeteler.
  • Gençliğin vurgulanması.

Bu özellikler bazen Milliyetçilik, Militarizm ve Şovenizm’den oluşan Üç Sütun Modeli ile özetlenir. Ancak bu bir yandan da faşist ideolojilerin başka temel özelliklerinin göz ardı edilmesine yol açan bir indirgeme olarak eleştirilir.

Faşist hareketler yaklaşık olarak bütün Avrupa ülkelerinde ve bir çok Latin Amerika ülkesinde bulunur. İspanya İç Savaşı’nda (1936-1939) Francisco Franco yönetimindeki falanjlar İtalya ve Almanya desteği sonucu iktidara gelmişler ve 1975’e kadar iktidarlarını devam ettirmişlerdir. İspanya’da António de Oliveira Salazar Estado Novo ile faşist bir rejim kurmuştur. Avusturya’da Almanya’yla birleşmeye karşı çıkan Avusturya Faşizmi rejimi kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya Hırvatistan’daki Ustaşa Rejimi gibi birçok faşist harekete yardım etmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan faşist hareketler daha çok Neofaşizm başlığı altında değerlendirilir.

İtalyan Faşizmi [değiştir]

Tarihçe [değiştir]

Mussolini'nin Nazilerin desteğiyle kurduğu İtalya Sosyal Cumhuriyeti'nin bayrağı.

Mussolini’nin Nazilerin desteğiyle kurduğu İtalya Sosyal Cumhuriyeti’nin bayrağı.

Mussolini İtalyan Sosyalist Partisi’nin sendikalist kanadından geliyordu. Parti gazetesi L’Avanti’nin redaktörleri arasındaydı. 1915 yılında Mussolini kendisi sosyalist partinin savaş karşıtı manifestosunu imzalamış olmasına rağmen Fasci d’azione rivoluzionaria örgütünü kurdu. Bu örgüt Birinci Dünya Savaşı sırasında İtalya’nın savaşa katılımı yolunda faaliyet gösterdi. Mussolini halen Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun idaresinde bulunan Adriyatik Denizi’in doğu yakasını İtalya’ya dâhil etme amacının propagandasını yapıyordu. Bu faaliyetinin sonucunda sosyalist partiden çıkartıldı. Bu tarihten sonra sosyalist ve komünist hareketlerle onlara yakın işçi hareketlerine karşı şiddetli bir mücadeleye girişti. 1919’da Milano’da 1. Fascio di Combattimento kuruldu. Örgüt otoriter bir düzen ve Versaille Sözleşmesi‘nin İtalya lehine düzeltilmesini talep ediyordu. 1919’da Birinci Dünya Savaşı’nda savaş pilotluğu yapmış olan yazar Gabriele D’Annunzio’nun Fiume’de (bugünkü Rijeka) ele geçirmesiyle korporatif bir sisteme, kitle gösterilerine ve faşizm tarafından devralınan sembolizme dayanan ilk ön-faşist rejim kurulmuş oldu. 1920’den itibaren faşist hareket bir kitle hareketine dönüştü. Taraftarları arasında toprak sahipleri, küçük burjuvalar ve orta sınıf burjuvalar vardı. Politik karşıtlar Squadri adı verilen çetelerin terör eylemleri sonucu saf dışı bırakıldı. 1921 yılında faşist parti Partito Nazionale Fascista (PNF) kuruldu. Partiyi destekleyenler arasında bürokrasi, kilise ve ordu bulunuyordu. Roma Yürüyüşü sonucu kral III. Viktor Emanuel Mussolini’yi 30 Ekim 1922’de başbakan ilan etti.

Mussolini 1925’te sosyalist partiyi ve antifaşist örgütleri yasakladı ve kendi lider kültüyle diğer faşist diktatörlükler için bir model kurdu. Kendini Duce (lider) olarak adlandırıyordu. Ona göre Duce üniforması ve savaşçı görünümüyle bir halk adamı, bir işçi, bir baba, bir sporcu, kadınların bir kahramanı ve bir askerdi. Antik Roma’nın dünya imparatorluğu idealinden devralınan bir büyük devlet iddiası İtalyan faşizminin temel düşüncesiydi ve 1935’te Etiyopya’nın yağmasına yol açtı. 1938 sonrası faşizm resmi olarak antisemitist bir politika sürdürdü.

1932’de Mussolini Dottrina del fascismo ile ilk defa İtalyan faşist ideolojisinin bir taslağını yayınladı. Bu eserinde Mussolini Friedrich Nietzsche’nin “iktidar isteği” düşüncesiyle ilişkili olarak ve Vilfredo Pareto’ya dayanarak “büyük adamların” otoriter rejiminin meşruluğu üzerine tezler ortaya atıyordu. Georges Sorel’den esinlenerek siyasi olanın yaratıcı şekillendirme ilkesi için doğrudan eylem ilan ediyordu. Mussolini’nin anlayışında sendikalizme dayanan korporatist bir ekonomik sistemle sınıf karşıtlıklarının aşılacağı düşünülüyor ve birçok kaynaktan beslenen bir milliyetçilikle İtalya Akdeniz imparatorluğunun merkezi olarak görülüyordu.

Peş peşe gelen askeri başarısızlıklar sonucu 1943’te Mussolini faşist devletin en yüksek yürütme organı olan Büyük Meclis tarafından görevinden alındı ve tutuklandı. Ancak Alman silahlı SS kuvvetleri Mussolini’yi hapisten kurtardı. Mussolini Alman egemenliği altında Kuzey İtalya’da İtalyan Sosyal Cumhuriyeti’ni (Repubblica Sociale Italiana) ilan etti. Ancak bu rejim savaş sonuna kadar bir Alman kukla hükümeti olmaktan ileri gidemedi.

İtalyan Faşizminin Temel Özellikleri [değiştir]

  • Lider kültüne dayanan aşırı milliyetçi, popülist egemenlik biçimi.
  • Politikanın belirgin şekilde estetize edilmesi ve iradenin ekonomiye önceliğinin vurgulanması. Bu anlamıyla faşizm Füturizm’in mirasçısıdır.
  • Bayraklar, yürüyüş kolları ve ritüel kitle gösterilerinde taşınan üniformalar gibi politik sembollerin abartılı kullanımı.
  • Antik dünyaya dayandırılan ve kendini en çok Roma geçmişi kültünde açığa vuran bir gelenekselcilik. Bununla birlikte devrimci-dinamik bir kendilik temsili.
  • Üretim dallarına göre örgütlenmiş korporatif ekonomik model ve parlamentonun yerine geçen bir birlik (Fasci ve Korporasyonlar Odası Camera dei Fasci e delle Corporazioni, 1938-1939’dan itibaren) ve Parti ve devlet işlevlerinin karışmasından oluşan bir organın, Büyük Faşist Meclis’in (Gran Consiglio del Fascismo) iktidarda bulunuşu.
  • Georges Sorel geleneğine dayanan, şiddetin politik kutsanması.
  • Adriyatik Denizinin Hırvat yakasını İtalya’ya bağlama çabası.
  • Özellikle sosyolog Robert Michels’in getirdiği gibi bir partiler eleştirisi ve kendini bir anti-parti (19191922 arası) ve daha sonraları yeni tipte bir kitle partisi olarak değerlendirme.

İtalyan faşizmi içinde modernist-devrimci kanatla, tutucu-geleneksel kanat arasında süregiden bir gerilim vardı. Mussolini 1921-1925 arası bu kuvvetleri bir arada tutmak için çaba harcadı. Bununla birlikte çelişkili temsiller dışarıya karşı farklı toplumsal akımların faşizmde birleşmesi olarak sunuldu.

İtalyan Faşizmi’nin Alman Nazizmi’nden Farkları ve Benzerlikleri [değiştir]

Hitler ve Mussolini

Hitler ve Mussolini

  • Uzun süre yapılan araştırmalar faşizmin nazizmin aksine köken olarak antisemitist olmadığını, antisemitizmin faşizme Mussolini’nin Almanya’yla Mihver ittifakını kurduktan sonra Alman etkisiyle dâhil olduğunu savunuyordu.

Yeni çalışmalar bu bakış açısını şüpheli bulmaktadır. Bu çalışmalara göre 1919 yılından itibaren faşist önderler sürekli olarak antisemitist sloganlar kullanmışlar ve düşünceler açıklamışlardır. Antisemitizm daha önce düşünüldüğü gibi 1930ların sonlarına doğru faşizme dâhil olmamış, her zaman faşizme içkin olarak varolmuşken, yıllar süren radikalleşme sonucu ön plana çıkmıştır. 1938’den sonraki Yahudi düşmanı yasal düzenlemeler bu radikalleşmenin sonucudur. Ancak Nazi devleti Yahudileri kitle halinde katlederken, İtalyan faşistleri haklarını alma, dağıtma ve sürme yöntemlerini kullanmışlardır.

  • İtalyan faşizminde nazizmde olduğu gibi bir ırk ideolojisi yoktur. “Irk” sözcüğüyle en azından 1938’e kadar biyolojik ya da kökensel bir şey ifade edilmemiş, daha çok “asalet” düşünülmüştür. 1938 sonrası biyolojik çağrışımları olan bir ırkçı söylem faşizm içinde yaygınlaşır. Irkçılık öncelikle siyah Afrikalılara, sonra da Slavlara yönelmiştir. Daha sonraları da antisemitist tonlar almıştır.
  • Faşist “yeni düzen” anlayışı nazizmin modelinden farklıdır. Hitler’in “ırk devleti” anlayışı yerine Mussolini rejimi eski elitin bir araya getirilmesi ve geleneksel bir iktidar ve yayılma politikasına dayanan kuvvetli bir devleti amaçlamaktadır.
  • İtalyan faşizmi en başından itibaren savaş sürdürmüş, Libya ve Etiyopya’da sömürgecilik tarihinde benzeri olmayan ve İkinci Dünya Savaşı sırasında çok büyük oranlara varan bir şiddet kullanmıştır: Kitlesel göçertme politikası, cinayetler, savaş tutsaklarının topluca öldürülmesi, toplama kampları ve zehirli gazların kullanılması. 1930 yılında Cyrenaika ayaklanması sonrasında kamplara kapatılan insanlardan 40 bini 1933 yılına kadar ölmüştür. Etiyopya’nın işgalinin ne kadar ölüye malolduğu bilinmiyorsa da, tahminler ülkenin 10 milyonluk nüfusunun 350.000-760.000’inin öldüğü yolundadır. Balkanlar’da partizan savaşı bahane edilerek İtalyan askerleri Almanya’nın Sovyetler Birliği ve Balkanlar’da uyguladığına benzer bir imha politikası uygulamıştır. Nazizme benzer bir şekilde faşizmin askeri tarihi de büyük oranda şiddet barındırmaktadır.
  • Faşizm nazizm gibi katı bir lider disiplinine dayanır. Ancak bunun Alman diktatörlüğündeki gibi radikal sonuçları yoktur. Duce ideolojik olarak önplana çıkarılır, ancak kendisinin yanında Büyük Faşist Meclisi ve kralın da adı geçer.
  • İtalyan faşizmi nazizme göre çok daha fazla eski monarşinin elitlerinin, askerin, sanayinin ve kilisenin egemenlik uzlaşmasına dayanır. Nazizmse kısa süre içinde geleneksel toplumsal katmanlarla olan ilişkisini ortadan kaldırmıştır.
  • Faşizmin devletçiliği SS tarafından belirlenen, halkçı nazi devletçilik karşıtlığından ayrılır. Nazizmde açıkça partinin devlet karşısındaki üstünlüğü vurgulanır. Bunun sonucunda Naziler eskiden kalan normsal ve kurumsal sistemleri ortadan kaldırmışlardır. Buna karşın İtalyan faşistleri yeni kurumlar geliştirdilerse de mevcut düzene önemli ölçüde el sürmemişlerdir.
  • İtalyan faşizminin politik kurbanlarının sayısı nazizme göre belirgin ölçüde azdır. Faşist rejim karşıtlarını öldürse ve idam etse bile karşıtlara yönelik idam cezası verilmesi İtalya’da az görülür. Sonuçta Mussolini’nin ve Kara Gömlekliler’in (paramiliter faşist çetelerin) terörü Nazilerin aksine iktidarda kalmalarına yetmemiştir.

Faşizmin İtalyan Toplumunda Değerlendirilmesi [değiştir]

Savaş sonrasında İtalyan faşizminin demokratik yapıyı ortadan kaldırması, nazizmle işbirliği, İtalyan Yahudilerinin dörtte birinin öldürülmesi ve sürülmesi gibi suçları Almanya’da olduğundan çok farklı şekillerde değerlendirilmiştir.

Bunun nedenleri nazizmle karşılaştırıldığında İtalyan faşizminin daha düşük bir iç, dış ve askeri etkiye sahip olması kadar, rejimin iç güçler tarafından devrilmesine bağlı olarak Nazilerin yargılandıkları Nürnberg Davaları gibi açıklayıcı ve kamuyu etkileyici uluslararası bir yargı sürecinin gerçekleşmemiş olmasıdır.

Böylece Mussolini’nin etkin olduğu bölgeler, Sosyal Cumhuriyet’i ilan ettiği Salò, aile mezarının bulunduğu Predappio ya da bugünkü bir Mussolini müzesi bulunan Forlì neofaşist örgütler tarafından kutsanmaktadır. Her ne kadar faşizmin övülmesi bugünkü İtalya’da yasal olarak cezalandırılmayı gerektirse de, yasalar uygulanmamaktadır.

Tanınmış bir neofaşist politikacı ve Mussolini’nin torunu olan Alessandra Mussolini Kimlik, Gelenek, Egemenlik Fraksiyonu‘nun temsilcisi olarak Avrupa Parlamentosu’nda bulunmaktadır.

Faydalı Filmler [değiştir]

1945’e kadar Avrupa’da Faşizm [değiştir]

İtalyan sistemi birçok Avrupa ülkesinde faşist ve faşizm benzeri harekete, partiye ve örgüte model oldu. İtalya’nın yanında Almanya’da 1933’den itibaren Adolf Hitler’in Nasyonal Sosyalizmi, 1939’dan itibaren İspanya’da Francisco Franco’nun Francoluğu ve falanjları, 1933’den itibaren Portekiz’de Salazar diktatörlüğü en bilinen ve en etkili faşizm etkilenmeli diktatörlüklerdir. İkinci Dünya savaşı boyunca Almanya ve İtalya’nın desteklediği faşist rejimler Macaristan ve Romanya’da iktidarda bulunmuştur.

1945’e Kadar Avrupa dışında faşizm [değiştir]

Japonya [değiştir]

Faşizmin Japon versiyonu Showa döneminin başlangıç dönemindeki Japon İmparatorluğu’dur.

1937 yılında Japonya Çin’e saldırdı ve Kore’yi işgal etti. Buralarda savaş tutsakları üzerinde tıbbi deneyler yapıldı. Halktan devlete kutsal bir şekilde bağlanması istendi ve Japonlar “tanrısal ırk” olarak görüldü.

1945’ten sonra faşizm [değiştir]

Yunanistan [değiştir]

1967’de gerçekleşen Albaylar Cuntası ile Yunanistan’da 1974’e kadar iktidarda kalacak faşizan bir rejim iktidara geldi. İktidarı yoğun bir şiddet politikasıyla ellerinde tutan cunta rejimi özellikle Yunanistan’daki güçlü komünist hareketin etkisiyle 1974’de devrildi.

Şili [değiştir]

Şili’de 1973 yılında ABD’nin desteğiyle gerçekleşen askeri darbede Salvador Allende’nin demokratik-sosyalist hükümeti devrildi ve General Augusto Pinochet iktidara geldi. Pinochet ülkeyi 1989-1990 dönemine kadar terör ve şiddet rejimiyle yönetti.

Yine de tarihçiler arasında Pinochet rejiminin ne kadar faşist olarak tanımlanabileceği tartışmalıdır. Pinochet dönemi Şili devleti için post-faşist tanımlaması da kullanılmaktadır. Pinochet diktatörlüğü kuvvetli bir antikomünist tutum takınmıştır ve hem iç politikayla ilgili hem de halkın muhalif kesimlerine yönelik bastırma ve imhaya yönelik şiddete dayalı yöntemleri önceki faşist rejimleri hatırlatır.

Buna karşın ekonomik politikalarda Şili devleti kapitalist pazar liberalizmini tercih etmiş, ülkeyi yabancı yatırımcılara, özellikle de ABD’ye açmıştır. Irkçılık, lider kültü, dışarıya yönelik saldırgan bir milliyetçilik Pinochet diktatörlüğü döneminde 1930lu ve 1940lı yılların faşizmlerinde olduğu gibi belirleyici bir rol oynamaz.

(Ayrıca Bkz. 1973 Şili Darbesi)

Türkiye [değiştir]

Türkiye’de hiçbir dönemde doğrudan faşist ya da nasyonal sosyalist olduğunu ileri süren önemli bir siyasi hareket olmamıştır. Bununla birlikte Türkiye’de bir hareketin ya da iktidarın faşist olduğu genellikle iki bağlam içinde ve sıklıkla da Türkiye solu tarafından ifade edilmiştir.

Bunlardan ilki 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde gerçekleşen askeri darbe dönemleridir. Özellikle 12 Eylül rejimi kuvvetli antikomünist vurgusu ve şiddete dayalı yöntemleriyle Şili’deki Pinochet iktidarına benzer bir takım özellikler göstermektedir. Bununla birlikte yine Pinochet diktatörlüğünde olduğu gibi yabancı yatırıma açık liberal bir ekonomik politika, lider kültünün eksikliği ve aktif bir saldırganlığa varmayan bir dış politikayla İtalyan ve Alman faşizmlerinden büyük oranda ayrılır. Ayrıca Pinochet rejiminden farklı olarak 12 Eylül rejimi darbenin başında bulunan Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olmasına karşın, siyasi partilerin yeniden kurulmasına ve parlamentonun yeniden faaliyete geçmesine olanak vermiştir.

12 Mart ve 12 Eylül rejimlerinin faşist olduğunu ileri süren Türkiye solunun bazi kesimleri, sorunu çözmek için Sömürge Tipi Faşizm kavramını kullanmışlar ve Türkiye gibi emperyalizme bağlı ülkelerde faşizmin sisteme içkin olduğunu, toplumsal muhalefetin düşük olduğu dönemlerde bu rejimlerin parlamenter bir görünüm alabileceğini (örtülü faşizm), ama toplumsal muhalefet kuvvetlendiğinde bu rejimlerin baskıcı ve otoriter askeri yönetimlere ihtiyaç duyduğunu (açık faşizm) ileri sürmüşlerdir.

Türkiye’de solun degisik kesimleri tarafından faşist olarak nitelenen ikinci hareket, günümüzde “Ülkücü” anlayışı ya da “Türkçülük’ü” savunduklarını söyleyen hareketlerdir. Bu hareketlerin kaynaklandıkları Türkçü-Turancı akımların, İkinci Dünya Savaşı boyunca Sovyetler Birliği’ne karşı saldırgan, faşizm ve nazizm yanlısı bir tutum aldıkları açıktır. Özellikle 1944 yılında yapılan “ırkçı-Turancı” tutuklamaları ve davaları sonrasında bu hareketler etkinliklerini büyük oranda yitirmişlerdir.

Bu hareketlerden kaynaklanan Ülkücü hareketin de Avrupa’daki faşist partilerle benzerlikleri solun degisik kesimleri tarafından sıklıkla ön plana çıkartılmıştır. (Alparslan Türkeş için kullanılan Başbuğ ifadesinde açığa çıkan) lider kültü, Türklüğün ve Türk tarihinin milliyetçi bir açıdan mitoslaştırılması ve kutsanması, otoriter bir rejim talebi, parti çevresinde örgütlenmiş özellikle gençlerden oluşan grupların özellikle 1980 darbesi öncesinde sıklıkla karşıtlarına yönelik şiddete varan politik eylemleri, dinsel, etnik, cinsel ya da politik azınlıklara karşı saldırganlık (Maraş katliamı, sivas katliamı, Fatsa olayları vb.) özellikleri nedeniyle ülkücü hareketlerin Avrupa faşist partileriyle ortaklığı sıklıkla vurgulanmıştır.

Bununla birlikte daha çok MHP ve BBP çevresinde örgütlenen ülkücü yazarlar ve politikacılar hiçbir zaman faşist olduklarını ileri sürmedikleri gibi, her zaman demokrasiye bağlı olduklarını, faşizme karşı olduklarını ve savundukları çizginin Kemalist milliyetçiliğin tek doğru yorumu olduğunu savunmuşlardır.Ancak Alparslan Türkeş’in “faşist devlet kurmak ile” yargılanması,Kenan Evren’e faşist denmesi üzerine “Biz hapisteyiz ama düşüncelerimiz iktidarda” demesi,her MHP kongresi öncesi Alparslan Türkeş hakkında adayların “Eğer o faşist ise,biz de faşistiz” demesi,MHP’nin bu düşünceyi reddetmediğini gösteriyor.Ancak ülkücü yemininde ise “her türlü faşizme” karşı oldukları belirtiliyor.Burada faşizm kelimesi büyük ihtimal “İtalyan ya da Alman tipi yönetime karşıtlık” olarak görülmekte,Türk-İslam sentezinin bu yönetim türlerinden daha üstün olduğu iddia edilmektedir.

Faşizme yönelik tanımlamalar ve teoriler [değiştir]

Faşizmin tanımlamasına yönelik çalışmalar genellikle faşizmi ortaya çıkartan ekonomik ve toplumsal koşulların belirlenmesi ve faşizmin iktidara geldiği ülkelerde işçi hareketinin ezilmesinin nedenlerin saptanması üzerinde durur.

Faşizmi ele alan Marksist yazarlardan Troçki, faşizmi geç dönem kapitalizmin yapısal bunalımıyla ilişkilendirir ve tekelci sermayenin toplumun bütününü totaliter bir tarzda örgütleme çabasına dayandırır. Ona göre faşist kitle hareketleri toplumsal temellerini küçük burjuvazide ve orta sınıflarda bulur.

Otto Bauer de faşizmin yükselişiyle ilgili üç nedenden bahseder:

  • I. Dünya Savaşı’nın bir çok insanı burjuva toplumsal hayattan dışlaması, daha alt sınıflara düşmesi ve bu unsurların daha sonra faşist milislerin tabanını oluşturmaları.
  • Savaş sonrası yaşanan ekonomik bunalım orta sınıfların alt kesimini ve köylüleri aşırı derecede yoksullaştırmış ve bu unsurlar burjuva partileri terk ederek faşist partilere yönelmiştir.
  • Ekonomik bunalım sonucu kapitalist sınıfın kârlarının düşmesi sömürü düzeyinin yükseltilmesini, bu da işçi sınıfının direncinin kırılmasını gerektirmişti.

Başta Clara Zetkin olmak üzere Komintern’e yakın yazarlar faşizmi sermayenin terörist egemenlik biçimi olarak tanımlarlar. Georgi Dimitrov’un Komintern’in 7. Kongresi’nde resmi olarak kabul edilen tarifinde de faşizm “finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü” olarak tanımlanır.

August Thalheimer de faşizmi Bonapartizm’le karşılaştırır. Aynı III. Napoléon’un ve lumpenproleter taraftarlarının 1848 Şubat Devrimi‘nden sonra iktidara gelişinde olduğu gibi, faşizmin de bir aşağı sınıfa düşmüş ya da düşme tehlikesi bulunan taraftarlarıyla sınıf savaşımındaki bir eşitlik durumunda burjuvaziden görece bağımsız olarak iktidara geldiğini ama nesnel olarak burjuvazinin çıkarlarını temsil ettiğini ve devrimi engellemeye çalıştığını ileri sürer. Thalheimer faşizmi burjuvazinin kendisi de dahil olmak üzere kitlelerin büyük burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin toplumsal egemenliğinin hüküm sürdüğü faşist devlet iktidarı altına alınması olarak tanımlar.

Freud’un ilk kuşak öğrencilerinden ve Erich Fromm’un hocası Wilhelm Reich faşizme psikolojik bir açıklama getirirken Marxist yorumun salt sınıfsal bakışaçısını şiddetle reddeder. Reich’a göre komünist bir devrimin tüm sınıfsal koşullarının ortaya çıktığı Almanya’da kitlenin tepkisinin yönünün komünist devrime değil de faşist partilere akması özellikle sorgulanması gereken bir çelişkidir. Wilhelm Reich’a göre faşizm yeni bir toplumsal olgudur ve salt sınıfsal-ekonomik-altyapısal faktörlerle anlaşılamaz. Wilhelm Reich faşizmin izlerini, Alman Faşizminin üzerine çok vurgu yaptığı ailede bulur.Aile cinselliğin, kadının ve çocukların baskılanması demektir.Cinsellik önemli bir üretici güç olduğundan onun faşist tahakküm altına alınışı,öğrenilmiş erkekliğin tırmandırılarak teşvik edilişi ve militarist söylemlerinde sıkça erkek yücelten öğelere bakıldığında faşizmin önce cinselliğin düzenlenişi üzerinde baskı yaptığı anlaşılacaktır. Reich’a göre komünistlerin başarısızlığının sebebi politikada yani uygulamadadır. Faşistlerin “komünizm eşlerinizi ortak mülkiyete açmak demektir.” “komünistler son mal mülkünüze kadar sizi kamulaştırır” türü korkulara seslenen propagandalarında başarıya ulaştıklarını yine Reich aktarır. Reich’a göre kitleler özünde iyi olsalar da 6000 yıllık devlet deneyimleri sonunda emir almaya alışmışlardır. Özgürlükten korkan, köleliğe hızla koşan kitlelerin önce özgürlükle yeniden tanışmaları gerekmektedir. Faşizm özel bir hükümet biçimi değil, kitle psikolojisinin tarih içerisinde ortaya çıkan özel bir halidir.

Franz Neumann Nazi Almanyası’nı değerlendirirken, tekelci sistemde totaliter nitelikli politik bir iktidar olmadan kârların korunamayacağını, bunun da nazizmin ayırıcı özelliği olduğunu belirtiyordu. Daha sonra Neumann faşizmi “buyrukçu ekonomi” ya da “totaliter tekelci kapitalizm” olarak tanımlamıştı. Neumann’a göre Almanya’da nazizmin yükselmesi sermayenin tekelleşmeyle sonuçlanan merkezileşme ve yoğunlaşma sürecinin ilerlemiş olmasıyla ilişkilendiriyordu.

Friedrich Pollock’sa tekelci kapitalizmden bahsederken aynı zamanda devletin müdahaleciliği üzerinde duruyor ve faşizmi “devlet kapitalizmi” olarak tanımlıyordu.

Adorno ve Horkheimer 1945’ten sonra faşizmin psikolojik kaynaklarını otoriter kişilik kavramı ile ilişki içinde açıklamaya çalıştılar.

Daha sonraki araştırmacılar faşizmi tekelci kapitalizm, ekonomik bunalım ve orta sınıfların tehdit altında bulunmasıyla ilgili olarak açıklamaya çalışmışlardır.

Nicos Poulantzas daha çok III. Enternasyonal’in politikaları doğrultusunda İtalyan ve Alman komünist partilerinin faşizm karşısındaki tutumlarının eleştirisini ön plana çıkartırken, Bonapartizm, askeri rejimler ve “kural dışı kapitalist devletin” başka biçimleri karşısında faşizmin ayrılığını değerlendirir.

Tim Mason da Hitler ve antisemitizmin rolüne dikkat çekerek nazizmin kendine özgü olduğundan bahseder. Ona göre faşizmi ortaya çıkartan koşullar bütün gelişmiş kapitalist ülkelerde bulunmasına karşın, faşizmi iktidara taşıyan özellikler özel ulusal koşullara ve tarihsel geleneklere bağlı olabilir.

Ayrıca üzerinde durulan başka bir nokta da, işsizliğin özel etkisidir. İşsizliğin artışının işçi sınıfı hareketi yerine sağ radikalizmin kuvvetlenmesine ön ayak olduğu üzerinde durulmaktadır.

Robert O. Paxton faşizmi tanımlarken topluluğun yenilgi, küçük düşme ve kurban rolüyle saplantılı meşguliyeti ve bunları birlik, güç ve arılık kültleriyle giderme çabasıyla ilişkilendirir.

Ernst Nolte de faşizmi anti-marksizm olarak tanımlar. Nolte’ye göre faşizm 1917-1945 arasıyla karakterizedir. Bu dönemde Sovyetler Birliği’ni ve onun dünya devrimi talebini faşist araçlarla karşılamak gereği doğmuştur. Nolte 20. yüzyıl Avrupası’ndaki herhangi bir antikomünist diktatörlüğün amaçladığı ve gerçekleştirdiği her şeyi faşizm kavramı altında toplar.

“Faşizan” kavramı [değiştir]

Faşizan olarak faşizmle ilişkili ya da faşizme benzeyen ama yumuşatılmış bir biçimi ifade eden tutumlar kastedilir. Bazen bir politik sistemin ya da ideolojinin tekil bileşenleri faşizan olarak değerlendirilir. Böylece sözkonusu sistemin ya da ideolojinin faşizan eğilimlerinden bahsedilir.

Kavram daha çok polemik amaçlı, karşıtın otoriter davranışını suçlamaya yönelik kullanılır.

Dunyada Faşist Hareketler [değiştir]

(İngilizce) Faşist Hareketler

Kaynaklar [değiştir]

Almanca Vikipedi Faşizm Maddesi

Bottomore, Tom (1993) Faşizm. Bottomore (ed.) , Marxist Düşünceler Sözlüğü (s. 213-214 içinde) İstanbul: İletişim.

Literatür [değiştir]

  • Babaoğlu, Ali (1998). Nazizm. İstanbul: BDS.
  • Babaoğlu, Ali (1999). Faşizm. İstanbul: BDS.
  • Baigent, Michael (2005). Gizli Almanya. İstanbul: Nokta.
  • Benjamin, Walter (1995). Estetize Edilmiş Yaşam: Alman Faşizminin Düşünsel Oluşumları. İstanbul: Der.
  • Bora, Tanıl (2006). Medeniyet Kaybı: Milliyetçilik ve Faşizm Üzerine Yazılar. İstanbul: Birikim.
  • Bourderon, Roger (1989). Faşizm-İdeoloji ve Uygulamalar. Ankara: Onur.
  • Brecht, Bertolt (2001). Faşizm Yazıları. İstanbul: Ütopya.
  • Çağlı, Elif (2004). Bonapartizmden Faşizme Olağanüstü Burjuva Rejimlerin Marksist Bir Tahlili. İstanbul: Tarih Bilinci.
  • Çamkıran, Mustafa Kemal (1969). Faşizm ve anti-faşist mücadele. Ankara: SBF Öğrenci Derneği.
  • Dimitrov, Georgi (199?) Faşizm ve savaş üzerine. İstanbul: Sergi.
  • Dimitrov, Georgi (1996). Faşizm ve İşçi Sını. İstanbul: İnter.
  • Dimitrov, Georgi (2000). Faşizmin Yargılanması. İstanbul: Evrensel.
  • Dimitrov, Georgi (2005). Faşizme Karşı Birleşik Cephe. İstanbul: Evrensel.
  • Doğan, Şadi (1979). Faşizm ve Faşizme karşı mücadele. İstanbul : Emeğin birliği.
  • Erdost, Muzaffer İlhan (1995). Faşizm ve Türkiye 1977-1980. Ankara: Onur.
  • Hitler, Adolf (2001). Kavgam. İstanbul: Kum Saati.
  • Jelev, Jelü (1994). Faşizm: Totaliter Devlet. İstanbul: Milliyet.
  • Kolektif (2000). Gericilik Küreselleşirken Faşizm! Yeniden mi? Ankara: Ütopya.
  • Laclau, Ernesto (1985). İdeoloji ve Politika. İstanbul: Belge.
  • Garocci, Giampiero (1965). Faşizmin Tarihi. İstanbul: Remzi.
  • Guèrin, Daniel (1975). Faşizm ve büyük sermaye. İstanbul: Suda.
  • Guichonnet, Paul (1998). Mussolini ve Faşizm. İstanbul: İletişim.
  • Güney, Yılmaz (1979). Faşizm üzerine. İstanbul: Ekim Birlik.
  • Macciocchi, Maria Antonietta (2000). Faşizmin Analizi. İstanbul: Payel.
  • Mandel, Ernst (1995). İkinci Dünya Savaşı’nın Anlamı. İstanbul: Yazın.
  • Marcuse, Herbert (1974). Dialektik materyalizm devlet ve faşizm. Ankara: Erk.
  • Michel, Henri (1993). Faşizmler. İstanbul: İletişim.
  • Mussolini, Bennito (1966). Faşizm / Mussolini ve Meezza Lavecchia. İstanbul: Kağan Kitabevi.
  • Mussolini, Bennito (1998). Faşizm. Faşist Devlet. İstanbul: Toker.
  • Nenni, Pietro (1973). İspanya’da içsavaş ve faşizm. İstanbul: Suda.
  • Poulantzas, Nicos (2004). Faşizm ve Diktatörlük. İstanbul: İletişim.
  • Öngider, Seyfi (Ed.) (2002) Milliyetçilik, Faşizm ve MHP. İstanbul: Aykırı.
  • Özek, Mustafa Çetin (1966). Direnen faşizm. İstanbul: İzlem.
  • Özek, Mustafa Çetin (1970). Faşizm ve devrimci halk cephesi. İstanbul : Ant.
  • Ran, Nazım Hikmet (1975). Faşizm sınıflar ve emperyalizm. İstanbul: Özgün.
  • Ran, Nazım Hikmet(2002). Alman Faşizmi ve Irkçılığı. İstanbul: YKY.
  • Reich, Wilhelm (1979). Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı. İstanbul: Payel.
  • Rennap, I. (1991). Anti-Semitizm ve Yahudi Sorunu. İstanbul: İnter.
  • Sadi, Kerim (1939). Faşizm’in felsefesi. İnsaniyet Kütüphanesi.
  • Sarıca, Murat (1962). Faşizm. İstanbul: İzlem.
  • Shirer, William L. (2002). Nazi İmparatorluğu (3 Cilt) İstanbul: İnkılap.
  • Sinanoğlu, Nüzhet Haşim (1933). Faşizm ve onun devlet sistemi. İstanbul : Muallim A. Halit.
  • Strobl, Ingrid (1992). Faşizme ve Alman İşgaline Karşı Silahlı Direnişte Kadınlar. İstanbul: Belge.
  • Tasca, Angelo; Thalheimer, August ve Bauer, Otto (1999). Faşizm ve Kapitalizm. İstanbul: Kelepir.
  • Thorez, Maurice (1979). Faşizm ve anti-faşist güçbirliği. Ankara: Ser.
  • Togliatti, Palmiro (2000). Faşizm Üzerine Dersler. Ankara: Bilim ve Sosyalizm.
  • Toğan, Halim (1977). Almanya’da faşizm. İstanbul : Haziran.
  • Troçki, Lev Davidoviç (1998). Faşizme Karşı Mücadele. İstanbul: Yazın.
  • Turan, Rıdvan (2001). Kurt Kapanı: Türkiye’de Faşizm. İstanbul: Ütopya.
  • Ussan, Marsel (1978). Faşizm: (karagömlekliler ihtilâli). Ankara: Töre-Devlet.
  • Yürükoğlu, Rıza (1991). Faşizm ve Burjuva Demokrasisi. İstanbul: Alev.

faşizim nedir

Posted in tarih on Mayıs 19, 2008 by sevdadenizi

 

Türk Dil Kurumu sözlüğünde anarşizm şu şekilde tanımlanıyor: “Demokratik düzenin yerine aşırı bir ulusçuluk ve baskı düzeni kurmayı amaçlayan öğreti”.

 

Sanmayın demokrasi ya da çok partili düzene geçilince insanlar birey olarak özgürleştiler. Durum bunun tam tersi şeklinde meydana gelmiştir. İnsanları birkaç yılda bir sandık denilen kutuya bıraktıkları kağıt parçaları ile demokrasinin geldiğine inandıran egmenler, ne yazık ki bu temelden yanlış olan bu duruma tebası olarak gördükleri halk yığınlarını da inadırmışlar ve halkı sömürmeyi halkın kabulüyle meydana getirmişlerdir.

 

Yurdumuzda en büyük faşist parti olarak CHP her zaman baskın rol oynamıştır. CHP zihniyeti Türkiye’nin geri kalmışlığınıın suç üstü olmuş partisidir. İlerlemenin önündeki en önemli engeldir. Bu toprakları ve içinde yaşayanları kendi asli malları gibi görüp onlar üstünde mutlak tasarruf hakkının sadece kendilerinde olduğuna inanırlar. Halk yığınları onlar için birşey ifade etmez. sadece onların gerçek anlamda egmenliklerini kabul etmelerini isterler. Bu durumda her tür baskıyı kullanmaktan asla geri kalmazlar.

 

Yurdumuzun oligarşik faşizan güçler tarafından çepeçevre sarıldığı ve sümürüldüğü herkes tarafından mutlaka görülmeli ve bireyler özgürlük için sömürüye karşı direnmelidir.

 

Özgürlüğün yolu faşizme karşı direnişten geçer. Faşizmi ırkçılık olarak anlamak büyük bir yanılgıdır. Faşizm insanlar üzerine baslı kurarak onlara istekleri dışında herşeyi dayatmaktır. Ben böyle istiyorum ve öyle olacak der faşist. Bu cümleden olarak CHP zihniyeti ve Türkiye üzerine çöreklenmiş faşist oligarşik elit deşifre edilmeli ve insanımız özgür-bağımsız değerlerine kavuşmak için çaba göstermelidir.

 

Dünyada en önemli değer özgürlüktür. Beyinlerinizi yıkayarak özgürlüklerinizi çalanların farkına varmak için okumalı, araştırmalı, karşılaştırmalı, tartışmalı ve düşünmelisiniz.

 

Burada Türkiye ve dünya faşistlerini ve sömürücülerini birlikte deşifre etmeye çaba gösterelim.

 

Bundan sonraki yazılarda içerik olarak şunlar bulunacaktır:

CHP’nin faşizmi

Kanaltürk etnik bölücülük ve ayrımcılık yapıyor ve faşist bir oluşumun devamı iken neden hukukçular sessiz kalıyor

Türk komünistleri neden faşizmin payandası?

Dünyada faşizm

 

Siz de yazılarınızı gönderebilirsiniz.

 

Yorum (1) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

1 yorum yazılmıştır

Yazan:Semih | Tarih: 7/3/2008
Konu: Faşizm sorgulanmalı

Bu giriş niteliğindeki yazınız için teşekkürler. Gerçekten de insanlar arasına ayrılık ve düşmanlık ile yapay sınırlar koyan ve sömürünün en önemli unsuru olan faşizmin her türlüsüne, nerden gelirse gelsin karşı durmak bir insanlık görevidir. Türkiye üzerine oynanan oyunlara karşı uyanık olmalıyız.

Semih

Düzenleyen antifasist gün: 7/3/2008 saat: 18:53

Bağlantı » »

Evrenbilim (Evren Bilimi) – Kozmoloji Nedir?

Posted in tarih on Mayıs 18, 2008 by sevdadenizi

Evrenbilim (Evren Bilimi) – Kozmoloji Nedir?

Evrenbilim (Evren bilimi) veya Kozmoloji bir bütün olarak evreni konu alan bilim dalının ismidir. Kozmoloji sözcüğü Yunanca κοσμολογία (cosmologia, κόσμος [kozmos] düzen + λογια [logia] söylev) sözcüğünden türemiş olup Türkçeye. Her ne kadar kozmoloji sözcüğü nispeten yakın zamanlı bir sözcük olsa da, evren tarih boyunca bilim, felsefe, ezoterizm ve din gibi farklı disiplinler tarafından araştırma konusu olmuştur. Kozmoloji ise bir sözcük olarak ilk kez 1730 yılında Christian Wolff’un Cosmologia Generalis isimli eserinde kullanılmıştır.

Kozmoloji ile uğraşan bilim adamlarına kozmolog veya evrenbilimci denir. Çağdaş yazında kozmoloji veya evrenbilim ile genelde fiziksel kozmoloji kastedilmektedir.

Bu bağlamda, kozmologlar kozmoloji çalışmaların içerisinde astronominin yanı sıra birçok bilim dalını da kullanırlar: biyolojiden matematiğe kadar. Kozmoloji evrenin yapısını, tarihini ve geleceğini inceler. Fiziksel evrenin bir bütün olarak kavranıp anlaşılmasını sağlamak amacıyla, doğa bilimlerini, özellikle gökbilim ve fiziği bir araya getirir.

Farklı dallarda kozmoloji

Yakın zamanda, fiziksel kozmoloji olarak adlandırılan ve evrenin bilimsel gözlem ve deney yoluyla anlaşılmasını konu edinen bağlamda fizik ve astrofizik bilimleri merkezî bir konumdadırlar. Fiziksel kozmoloji, evrenin büyük patlama (big bang) sonrası yaklaşık olarak 13.7 ± 0.2 milyar (109) yıl önce ortaya çıktığını ve evrenin tarihinin başlangıcından sonuna kadar tamamen fizik kanunları tarafından idare edilen düzenli bir süreç olduğunu ortaya koyar.

(IMG: [ Sitemize Üye Olmadan Linkleri ve Resimleri Göremezsiniz. Lütfen Giriş Yapın veya Kayıt Olun ... ])

Anonim Flammarion gravürünün elle boyanmış bir sürümü. (1888)

Felsefî bir açıdan evreni inceleyen metafiziksel kozmoloji ise çok eski bir disiplin olup evrenin, insanın, tanrının ve/veya onların ilişkilerinin doğasını aklî ve ruhânî deneyimler ve/veya gözlemler sonucu açıklamaya, sezgisel çıkarımlar bulmaya çalışır.

Dinî kozmoloji ise fiziksel kozmolojiden ziyade metafiziksel kozmolojiye yakın olan ve evrenin tarihi ve doğasının belirli bir dinî bağlamda incelenmesinden ibarettir. Farklı dinlerin inanç yapıları oldukça farklı olduğu gibi evrene bakış açıları da oldukça farklıdır. Bu sebeple her dinin bir veya daha fazla farklı dinî kozmolojik görüşleri bulunmaktadır. Ayrıca kozmoloji sıklıkla dinlerin ve mitolojilerin var oluş ve gerçeğin doğasına dair görüşlerinde de önemli bir yer edinir. Bazı durumlarda, evrenin yaratılışı (kozmogoni) ve yok edilişi, son buluşu (eskatoloji), dinî bağlamda, insanın evrendeki konumu ve kimliği açısından önemli bir yer işgal etmektedir.

Daha ziyade çağdaş bir ayrışık disiplin de ezoterik kozmolojidir ki bu dinî ve felsefî bağlamdaki kozmoloji anlayışlarına yakın olsa da geleneklerden daha ayrık ve belirli bir dogmatik itikaddan bağımsız, sıklıkla inançtan ziyade özellikle çağdaş entelektüel anlayışa dayanan, ve ruhâniliği sadece biçimlendirici bir kavram olarak gören bir kozmoloji anlayışını tanımlamaktadır.

Tarih boyunca farklı kozmoloji fikirleri

Tarih boyunca kozmoloji dünyanın birçok farklı bölgesinde farklı şekillerde farklı medeniyetlerce keşfedilmiş, çeşitli kozmogoniler, evrenin ortaya çıkışına dair hikâyeler ortaya atılmıştır. Bir antropoloji araştırmasında, kozmoloji incelenen 60′dan fazla farklı kültürde bulunan ortak elementlerden biri olarak geçmiştir. Kozmoloji anlayışı sıklıkla din ile içiçe olmuş, kutsal sayılan dinî metinlerde kendine yer bulmuştur. Bunun sonucu olarak kozmoloji ve kozmogoni topluluk ve hatta birey bağlamında farklı değerlendirmelere yol açmıştır. Farklı dinler arasındaki dinî farklılıklar bu dinlerin ortaya attığı kozmoloji ve kozmogonilerde de görülebilir.

Mezopotamya kozmolojisi

Mezopotamya halklarının kozmolojik görüşleri çağdaş fiziksel kozmolojinin ilk örneklerinden biri, hatta bazı bilim adamlarınca ilk örneği olarak kabul edilir; zira bu kozmoloji anlayışında matematik ve deneysel gözlem önemli bir yer edinmiştir. Özellikle Babilliler matematiksel hesaplamalar ve deneysel gözlemlerle gök cisimlerinin hareketleri konusunda büyük ilerleme katetmişlerdi ve evreni bu şekilde, dönemin ve daha sonraki dönemlerin daha ziyade dinî kozmoloji anlayışlarına oranla, bugünkü standartlara göre daha fiziksel olarak ele almışlardır. Bununla birlikte bu medeniyetlerce geliştirilen kozmoloji teorik bir alt yapı barındırmamaktadır ve bu bazı bilim adamlarının fiziksel kozmolojinin kökenini Antik Yunan olarak görmesine yol açmıştır.

Hindu kozmolojisi

(IMG: [ Sitemize Üye Olmadan Linkleri ve Resimleri Göremezsiniz. Lütfen Giriş Yapın veya Kayıt Olun ... ])

El yazması bir Rig-Veda nüshası, erken 19. yüzyıl.

Hindu kozmolojisi tarihte bilinen ilk evren modelini barındırır ve Hinduizmin kutsal Vedik metinlerinden Rig-Veda’da açıklanmıştır. Buna göre evre genişleme ve tamamen yıkıma uğrama arasında gidip gelir. Çok daha yoğun bir formdan (ki bu noktaya Bindu denir) genişlemiştir. Evren canlı bir özdür ve sürekli olarak devam eden bir doğum, ölüm ve yeniden doğum döngüsü içerir.

Vedik metinlerin en eskileri olan Samhitalar oldukça basit bir kozmolojiye yer verir ve bu kozmoloji genelde iki veya üç parçalı bir yapıya sahiptir: (ikili olduğu durumda) gök-arz veya (üçlü olduğu durumda) gök-atmosfer-arz. Bu noktada kozmogoni belirsizdir ve yaratımcılık fikri çok vurgulanmamıştır. Hatta Rig-Veda’da bulunan ve kozmogoniye ilişkin olan bazı ilahilerde evrenden önce hiçbir şeyin, tanrılar dahil, var olmadığından veya var olup olmadığının belirsizliğinden bahsedilir; tanrıların var oluşları ile evrenin var oluşu arasındaki ilişki genel olarak belirsizdir ve birkaç çeşitli kozmogoniler Rig-Veda’da yer alır: 10. kitaptaki 90. ilahi gibi. Ayrıca Rig-Veda’daki kozmoloji ile ilgili şarkılarda rita yani evrensel düzen kavramı bulunur. Bu metinlerden yaklaşık bin yıl sonra yazılmış olan (yaklaşık olarak M.Ö. birinci bin yılda) Upanişadlarda ise bu temel ve basit kozmoloji anlayışı gelişir ve özellikle felsefî olarak da derinleşir.

Upanişadik “kozmik yumurta” temeli bundan sonraki dönemde Hindu kozmolojisinin temelini arz eder. Evrensel döngü vurgusu bu kozmolojide büyük bir rol oynar ve sonuç olarak daha önceki metinlerde er alan rita kavramından ziyade mokşa (yani reenkarnasyon döngüsünden kurtuluş) vurgulanır, önem kazanır. Bu kozmolojide bulunan Brahman ve Atman kavramları ve ritanın yanı sıra kişilerin bireysel hayatları bağlamında ele alınan dharma kavramı da kozmolojinin temel taşlarını oluşturur. Ayrıca Upanişadlardaki evren ayrımları da genişler; örneğin yedi parçalı evren anlayışı mevcuttur. Hinduizmdeki kozmoloji Upanişadlardaki gelişiminden sonra da gelişmeye devam etmişse de bu gelişim Upanişadlardakindeki gibi Vedik temelleri terk etmez.

Hindu kozmolojisi aynı zamanda bir kozmografi ve evren tarihi (kozmik tarihçe) de barındırır. Hindu evren tarihinde evren, döngüsel kozmolojiyle uyumlu bir şekilde, altın çağla başlayan ve giderek kötüleşen, bayağılaşan 4 çağdan geçer ve sonunda yok edilir ve tekrar yaratılarak aynı 4 çağı yaşar; bu şekilde bir döngü içerisinde evrenin doğuşu, ölümü ve yeniden doğuşu devam eder. Hindu kozmografisi ise şaraptan denizler, farklı yerleri ayıran geometrik şekildeki sıradağlar gibi öğeler barındıran zengin bir kozmografidir.

Çin kozmolojisi

(IMG: [ Sitemize Üye Olmadan Linkleri ve Resimleri Göremezsiniz. Lütfen Giriş Yapın veya Kayıt Olun ... ])
Taijitu (太極圖) geleneksel olarak ying ve yangı sembolize eden simgedir. Siyah kısmı yini, beyaz kısmı ise yangı sembolize eder. Çin kozmolojisinde de çok büyük önem taşıyan, Çin düşüncesinin ısrarla vurguladığı, her şeyde bir ikiliğin olduğunu savunan fikri yapıyı temsil etmektedir.

Çin kozmolojisi düzen vurgusu yapan ve ahenk içindeki bir evren modelini kullanan, evren anlayışını yin-yang, 64 hekzagram ve 5 element (Wu Xing: ateş, su, toprak, tahta ve metal) üzerinde temellendiren bir kozmolojidir. Çin kozmolojisinin ilk örnekleri MÖ birinci binyılda Shang Hanedanlığı sırasında ortaya çıkmıştırve oldukça sadedir. Evren cennet ve dünyaya ayrılmış, en baş Tanrı tarafından denetlenirken, evrenin bütünü ile parçaları arasında tam bir ahenk ve ilişki bulunmaktadır. Evrendeki düzenin küçük ölçekte evrenin parçalarında ve insan hayatında bulunması fikri ve cennet-arz ikiciliği daha sonraki gelişimlerde iyice vurgulanır. Çin kozmolojisi özellikle Zhou Hanedanlığı sırasında çok gelişir ve daha sonra kozmolojinin temellerinden olacak yin-yang ikiciliği gibi kavramlar bu dönemde kozmolojiye yerleşirler. Yin-yang ikiciliği farklı formlarda evrenin her yanında ve bir bütün olarak evrende ortaya çıkan önemli bir özelliktir ve birbiriyle çelişen, birbirine zıt olan bir çiftten oluşan bu anlayış zıtlıkların ve zıt olanların temelde birbiriyle yakından ilişkili olduğu ve birbirleriyle var olabildikleri anlayışına dayanır. Çin kozmolojisinin diğer temelleri olan 64 hekzagram ve 5 element de gene bu dönemde Çin kozmolojisindeki yerlerini alırlar. Daha önceki dönemlerde kehanet için kullanılan 64 hekzagram bu dönemde evrendeki değişiklik türleriyle ilişkilendirilerek kozmolojik bir anlam kazanmıştır. Son olarak 5 element evrenin doğası gereği, evrendeki farklı şeylerin birbirlerine doğru değişimi, değişerek farklı şeyler olmalarını simgeleyen bir şekilde kozmolojideki yerini alır. Ayrıca bu dönemde kral da kozmolojideki yerini alır. “Cennetin oğlu” olarak evrensel bir statü ve meşruiyet kazanan kral aynı zamanda bu payesiyle cennet ile arz arasındaki köprü haline gelmiştir. Aynı zamanda kral dünyadaki işlerin evrenin işleyişi ve evrensel ahlâkî unsurlarla uyum içinde olmasından sorumlu olan kişidir. Daha sonraki Han Hanedanlığı döneminde bu kozmoloji anlayışı büyük oranda aynı kalmış fakat bütünleştirilmiş, ve sistematize edilmiştir ve bu açıdan da bu dönem önem taşır. Özellikle Budizm Çin’e gelişi ve yayılışı sebebiyle olumsuz etkilenen Çin kozmolojisi Song Hanedanlığı döneminde tekrar yükselişe geçse de daha sonraları tekrar gözden düşmüş, özellikle Batı’dan gelen yeni bilim ve çağdaş kozmoloji anlayışından olumsuz etkilenmiştir.

Çin kozmolojisi aynı zamanda zengin bir kozmografiye sahiptir. Büyük oranda geometrik vurgular barındıran bu kozmolojiye göre dünya kare, cennet (gök) ise kubbe şeklinde yani daireseldir. İlk kozmolojilerde de bulunan bu kozmografi daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Kare şeklindeki dünyanın tam ortasında Çin’in bulunduğuna, her köşede dağ ve krallıkların bulunduğuna inanılır. Zhou Hanedanlığı döneminde bu kozmografi anlayışı devam etmiş bununla birlikte dünya karesi dokuz parçaya ayrılarak açıklanmıştır. Dokuz sayısı bu dönemde kozmografide vurgulanmış, kozmografinin birçok parçası dokuza bölünmüştür.

Yunan kozmolojisi, Batlamyus ve Orta Çağ

(IMG: [ Sitemize Üye Olmadan Linkleri ve Resimleri Göremezsiniz. Lütfen Giriş Yapın veya Kayıt Olun ... ])
Batlamyus’un güneş sistemine dair anlayışını gösteren tarihi bir çizim.

Klasik dönem Yunan filozoflarından Aristo ve Eflatun’un kozmolojileri Yunan kozmolojisi açısından önemli oldukları gibi fiziksel kozmoloji tarihi açısından da önemlidirler zira bunlar daha önceki kozmolojilerin geneline nispeten çağdaş fiziksel kozmolojiye daha yakındırlar. Platon, geometrik bir kozmoloji anlayışı ortaya atmış ve görünüş ile gerçek arasında farklı bağlamlarda da ortaya attığı görüşlerine kozmoloji içerisinde de yer vermiştir. Ona göre ‘görünürdeki’ evren düzensizken ‘görünmeyen, gerçek’ evren ise düzenliydi. Buna göre astronomlar gök cisimlerine dairesel hareketler izafe ederek sadece görüntüyü kurtarmaya, korumaya çabalamaktaydırlar. Her ne kadar Platon’un kozmoloji anlayışı kendi felsefesi bağlamında uygun olsa da, pek tutanamamıştır. Platon’un öğrencisi ve bir diğer önemli Yunan filozofu Aristo ise gök cisimlerini taşıyan ve dönen küreler olduğunu öne sürmüştür. Bu kozmoloji anlayışı genel Yunan kozmoloji anlayışı içinde Orta Çağ boyunca korunmuştur. Aristo bu kürelerin hareketinin kürelerin doğasında olduğunu öne sürmüş ve buradan çeşitli metafiziksel bağıntılar kurmuştur. Orta Çağ’da Aristo’nun eserlerinin diğer klasik Yunan filozoflarınınkilerle birlikte İslam felsefesi aracılığıyla tekrar Batı’ya dönmesi Batı’da bu eserlere olan ilgiyi arttırsa da Aristo’nun evren anlayışının, özellikle de evrenin kadimliği fikrinin, o dönemde Batı’da hakim olan Hristiyan anlayışla çelişmesi sonucu felsefî tartışmaların yanı sıra kozmolojik tartışmalar da ortaya çıkmıştır.

Yunan kozmolojisini sistematize edense Batlamyus olmuştur. M.S. ikinci yüzyılda yazmış olduğu başlıca eseri Almagest genel kabul görmüş, yüzyıllarca boyunca kullanılmış, kendisinden önce yazılan çoğu eserin nüshaları, artık kullanılmadıkları için, üretilmemiştir. Batlamyus’un evren anlayışı geometriktir, sayısal ve hesap bazlı değil daha ziyade geometriye vurgu yapan bir kozmolojidir ve kürelerden oluşan bir kozmolojidir. Antroposentrik yani insan merkezli olan ve dünyayı evrenin merkezinde ön gören bu kozmoloji anlayışı uzun bir süre kabul görmüştür.

Copernicus, Galileo ve Newton’un keşifleri

(IMG: [ Sitemize Üye Olmadan Linkleri ve Resimleri Göremezsiniz. Lütfen Giriş Yapın veya Kayıt Olun ... ])
Copernicus’un ileri sürdüğü Güneş Sistemi modelini tanımlayan tarihi bir çizim.

(IMG: [ Sitemize Üye Olmadan Linkleri ve Resimleri Göremezsiniz. Lütfen Giriş Yapın veya Kayıt Olun ... ])
Alexander Ross tarafından yazılmış ve Dünya’nın bir gezegen olduğu tezine karşı çıkan bir kitabın baş sayfası. Kitabın ana başlığı Yeni gezegen gezegen değil(dir).

16. yüzyılda Leh bilim adamı Nicolaus Copernicus heliosentrik yani Güneş merkezli bir kuram ortaya atmıştır. Copernicus’un bu teorisi İtalyan astronom Galileo’nun yeni keşfedilen teleskop ile yaptığı gözlemlerce doğrulanmıştır. Bu gelişmeler kozmoloji açısından büyük adımlar olduğu kadar genel olarak tarih ve düşünce tarihi açısından da önemli olmuşturlar; daha önce ortaya atılan ‘düzenli’ evren anlayışı yerine oldukça ‘düzensiz’ ve ‘kusurlu’ gözüken bir evren anlayışına bırakmış bu da özellikle dinî bağlamda çeşitli sorunlar yaratmıştır. Daha sonraları Danimarkalı bilim adamı Tycho Brahe’nin yaptığı çeşitli gözlemler sonucu, Alman matematikçi ve astronom Kepler gök cisimlerinin mutlak ve mükemmel dairelerde değil elips benzeri (yani eliptik) orbitlere sahip olduğu ortaya koymuştur. Kepler, gezegenlerin hareketlerine dair ortaya koyduğu yasalarla bazen çağdaş astronomi biliminin babası olarak kabul edilir.

Bununla birlikte dönemin en önemli sorunlarından birisi olan ve gök cisimlerinin hareketlerinin (ve hareketlerinin eliptik şeklinin) sebebini konu alan sorun Newton tarafından çözülmüştür. Newton yer çekimi kuvvetine dair çeşitli sonuçlara varmış, ayrıca matematiksel olarak bu çekim kuvvetinin nasıl gök cisimlerinin eliptik orbitlerde hareket etmesini sağladığını kanıtlamıştır.

Kozmoloji ile ilgili birçok önemli kavram ve terim bu dönemde büyük gelişme ve değişim göstermiş. Dünya merkezli kozmoloji anlayışı sebebiyle o zamana kadar Dünya’nın etrafında dönen gök cisimlerini tanımlayan gezegen terimi, Güneş merkezli kozmoloji anlayışının güç kazanmasıyla artık Güneş etrafında dönen gök cisimlerini tanımlamakta kullanılmaya başlanır. Bu anlayış dolayısıyla Dünya’nın da aslında bir gezegen olduğu sonucunu çıkartmıştır. Güneş Sistemi dışı gezegenlerin varlığı ise, bu dönemin sonunda farklı yazarlar tarafından olası bulunsa ve dile getirilse de, 20. yüzyıla kadar doğrulanamamıştır.

 

Irkçılık nedir

Posted in tarih on Mayıs 18, 2008 by sevdadenizi
Irkçılık

Irkçılık genel olarak çeşitli insan ırkları arasındaki biyolojik farklılıkların kültürel veya bireysel meseleleri de tayin etmesi gerektiğine ve doğal sebeplerle bir ırkın (çoğunlukla kendi ırkının) diğerlerinden üstün olduğuna ve diğerlerine hükmetmeye hakkı olduğuna duyulan inanç veya bu değerleri kabul eden doktrindir.Ortaya çıkış nedenleri arasında çoğunlukla ekonomik nedenleri olması yanısıra düşünsel nedenlere de dayanmaktadır.

Irkçılık terimi çoğunlukla, kendi etnik kültür değerlerini tek kriter olarak belirlemek (etnik merkeziyetçilik), farklılık korkusu (zenofobi), ırklar arasında birleşmelere ve ilişkilere karşıtlık ve milliyetçilik gibi kavramları da anlatıyor olabilir. Irkçılık, sosyal ayrımcılığı, ırklar arasında fark gözetilmesini ve soykırıma kadar varabilen şiddeti haklı göstermektedir.

Irkçı terimi ise, normalde ırkçılığı destekleyen kimse anlamında kullanılırken, 1940 yıllarından itibaren aşağılayıcı bir kelime olarak kullanılır olmuştur, bu sebeple hangi grup veya düşüncenin ırkçı sayılabileceği her zaman tartışmalı bir konu halini almıştır.

Irkçılık genel hatlarıyla incelendiğinde kendi kanını taşıyan, aynı dili konuşan, ve aynı soydan gelenlerin başka soylardan gelenleri aşağılaması olarak algılanır. Ancak eksik bir bakış açısıdır. Gelişen teknoloji ve gelişen ekonomik yapılar insanoğlunun tanımlarınada çeşitli farklılıklar getirmektedir. Bu farklılıklar ırkçılığın psikolojik, sosyal psikolojik, ve psikanalitik açıklamalarını anlama zorunluluğuyla birlikte ırkçılığın normal bir durum olmadığını bir “hastalık” olarak ele alınması gerektiği gerçeğini sergiler.

Irk nedir?

İnsanlar deri ve saç rengi,boy uzunluğu, vücut biçimi gibi fiziksel özelliklerine ve genetik olarak incelenebilen kan grubu gibi biyolojik öğelere göre belli gruplara ya da ırklara ayrılır.Günümüzde biyologlar fiziksel farklılıklardan çok ırklar arasındaki genetik farklılıkların incelenmesiyle ilgilenirler. Irk incelemeleri biyoloji biliminin yeni bir dalı olan nüfus genetiği alanına girer. Irklara ilişkin ilk sınıflandırmalardan birini, Alman anatomi ve fizyoloji bilgini Johann Friedrich Blumenbach (1752-1840) yaptı. Kafatası ölçümlerine dayanarak insan türünü beş gruba ayırdı: Kafkasyalı(beyaz ırk) , Moğol, Etiyopyalı, Amerika Yerlisi ve Malayalı. Daha sonra bütün canlıları sınıflandıran İsveçli biyolog Carolus Linnaeus (1707-78) deri rengine göre ayırt ettiği dört değişik ırk tanımladı. Onu izleyen biyologlar da fiziksel özellikleri temel alan ırk grupları üstünde çalıştılar. Ne var ki, bu tür sınıflandırmaların bilimsel ve kesin olmadığı daha sonra anlaşıldı.

Irksal Farklılıkların Kökeni

Bilim adamları ilk insanların 350-500 milyon yıl önce Afrika da yaşadığı , buna karşılık ırksal farklılıkların ancak 100 bin yıl önce ortaya çıktığı konusunda birleşiyorlar. Böylece insanların aynı kökten türediği, önce Eskidünyaya ardından da Yenidünyaya yayıldığı öne sürülmektedir. Asıl yurtlarından uzaklara göç edince insanlar arasında farklılaşmalar doğdu. Değişik fiziksel özellikleri olan halklar ya da ırklar oluştu. Irkçılık, Irklar arasındaki fiziksel farklılıkların insanların yeteneklerinde farklılıklar yarattığını ve bazı ırkların ötekilerden üstün olduğunu savunan görüş ya da ön yargıdır. Bu görüşler insanları derilerinin rengine göre beyaz, siyah, sarı, esmer ve kızıl olarak ayıran sınıflandırmaları temel almıştır. Fransız etnoloji uzmanı Joseph Arthur Gobineau (1816-82)ve sonradan Alman uyruğuna geçen İngiliz siyaset bilimcisi Houston Stewart Chamberlain (1855-1927) ırklar arasında bir sınıflandırma yaparak ,bunu beyaz ırkın üstünlüğünü kanıtlayacak bir kurama dönüştürmek istediler. “Ari ırk” kavramını ortaya atarak, bu ırkın insanlığın gerçekleştirdiği tüm uygarlık- ların tek yaratıcısı olduğunu savundular. Bu tezler Batı Avrupada ırkçılığın körüklenmesine yol açtı.Bugün artık önemini yitirmiş olan bu savlar arasında beyaz ırkın ,başka ırklarla karışmadığı sürece gelişeceği de vardı. Bu türden değerlendirmelere dayanan ırkçılara göre ,beyaz ırktan olmayan insanlar geri zekalı, yeteneksiz ve ahlaksızdır.Irkçılar kendilerinden aşağı gördükleri insanlara karşı ayrımcılık uygular, onlara hak ve fırsat eşitliği tanımazlar.

Irklar Konusunda Önyargılı Görüşler

Irklar konusunda en yaygın önyargılardan biri “saf” ırkların olduğu ve bunların aşağı ya da saf olmadığı düşünülen ırktan insanlarla karışması durumunda zayıflayacağı ve yok olacağı düşüncesidir. Nazi Almanyasında Ari ırkın üstünlüğüne ve saflığına, bütün Almanların da bu ırktan olduklarına inanıldı. Naziler ,Almanların Yahudiler ve Çingeneler le evlenmeleri durumunda kendi ırklarının bozulacağını öne sürdü.Bu anlayış bütünüyle bilim dışıdır.İlk olarak, Yahudiler ve Çingeneler ırk değildir.İkincisi, hiçbir ırk öbürlerinden daha iyi ya da daha saf olarak tanımlanamaz. Bütün ırklar birbiriyle karışmıştır ve yavaş yavaş değişmektedir.Bu değişim bir yandan çevresel etkenlerden öte yandan genlerde birdenbire ortaya çıkan değişikliklerden(mutasyon) ileri gelir.Saf ve üstün ırk olmadığına göre ,farklı ırk gruplarının birbirleriyle karışmasının bozucu bir etkisi de yoktur. Bir ırk grubunun bütün üyelerinin birbirine benzediği ,aynı zihinsel oluşumu paylaştığı ve bir ırkın üyelerinden daha zeki olduğu gerçek değildir.Örneğin ,bazı kimseler Avrupalıların teknolojik gelişmesini Afrikalıların görece geri teknolojileriyle karşılaştırarak Avrupalıların genetik olarak Afrikalılar dan üstün olduğunu ileri sürmüştür.Bu yanlış bir varsayım ya da önyargıdır.Aralarındaki temel ekonomik farklılıklar,Avrupalıların yüzyıllarca Afrikayı sömürmesi sürecinde yaratılmıştıar.Herhangi bir ırkın bir başkasına göre zeka üstünlüğünü gösteren hiçbir genetik bulguda yoktur.

Türkiye Kanunlarında Irkçılık

Türkiye’de anayasada geçen X. Kanun önünde eşitlik ilkesi gereğince kanun önünde yasaklanmıştır.

Madde 10 – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Hiç bir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Bunun yanı sıra 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 122.maddesi “Ayrımcılık” başlığı altında şu düzenlemeyi getirmiştir; “Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yaparak; a) Bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, devrini veya bir hizmetin icrasını veya hizmetten yararlanılmasını engelleyen veya kişinin işe alınmasını veya alınmamasını yukarıda sayılan hâllerden birine bağlayan, b) Besin maddelerini vermeyen veya kamuya arz edilmiş bir hizmeti yapmayı reddeden, c) Kişinin olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasını engelleyen, Kimse hakkında altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası verilir.”